2

"Patronlar Ve Tetikçi Gazeteciler"

Cuma, Hazirane 29, 2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

(Meslek adına üzülmemek elde değil. Yaşını başını almış adamlar, mesleğin her aşamasından geçmiş, muhabirlik, haber müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği, hatta hissedarlık mertebesine ulaşmış olmalarına rağmen, üstelik belli bir paraya ve şöhrete de doymuşken, köşe yazarlığı günlerini kendi kişisel tarihlerine ne büyük ihanetle harcıyorlar. Adam gazeteler çıkarmış, dergiler yaratmış, bunlarla övünüyor, ama tarih onu tetikçi diye yazacak, farkında değil. Belki de umursamıyor, insan kendini tanımaz. Yaptığını doğal sanıyor. Birinin ona söylemesi lazım. Her zamanki gibi kötü ben olayım... Bu ülkede doğruyu söylemek, eleştirmek kötü olmaktır zaten...

Belki de bu mesleği önemsemiyor. Hayatı boyunca gazeteciliği araç olarak kullandı, ince dengelerini, hassasiyetini bilmiyor. Tek derdi para kazanmak bu mesleği yaparken.

İsim vermek istemiyorum. Bunlardan çok. Mehmet diyelim, Yakup diyelim, Yılmaz diyelim, fark etmez... Hepsi aynı. Böylelerini çok gördük.

Görüyorum, bir yanlış anlaşılma var. Sanki patron çağırıyor, bunları, talimat veriyor, ona saldır diyor, o da yazıyormuş gibi düşünüyor insanlar. Böyle bir şey yok, hiç de ilgisi yok. Nitekim yazmayanlar da var. Örneğin İsmet Berkan; gerçi o gazetesini kullanıyor.

Tetikçiler kendi kendilerini belli ederler, bu unvanı kendileri kazanırlar. Gider patronun önünde el kaldırırlar, bu işi yapmaya talip olurlar. Patrondan çok patroncudurlar.

Ne Aydın Doğan’ın, ne Turgay Ciner’in birini karşısına alıp da “Bugün şuna çak” diye talimat verdiğini zannetmiyorum. Ama onların gözüne girmek isteyenler kendilerini belli ediyor.

Patronlara da yazık, onlara da üzülmemek elde değil. Düşünün, Turgay Ciner medya işine girmeden önce gazetelerde ne kadar az haberi çıkıyordu. Şimdi didik didik bütün hayatı yazılıyor. Hiçbir özeli kalmadı, her şeyine hakimiz, dahası kendi gazetecileri de rakipler de onları konu ediyor. Mahremiyetini medya çalıyor. Aynı şeyler Aydın Doğan için de geçerli. Milliyet’i almadan önce onu kim tanıyordu?

Aslında kavga eden gazetecilerin kendileri. Ama bunu patronlar üzerinden yaparak onları bu kulvara çekmeye çalışıyorlar. Hem kurumlarını, hem o kurumların sahiplerini kendi çekişmelerine alet ediyorlar. Tetikçi köşe yazarları yüzünden pek çok gazetenin itibarı da sarsılmıştı, unutmayalım. Bir süre sonra bu tetikçilerin patronlara da rahatsızlık verdikleri bir gerçek; bir dönem patronlar kendisi için kavgaya tutuşan tetikçiden hoşnut olur ama sonradan onun kontrolden çıktığını görüp kurtulmanın yollarını arar. O an kurtulmak da derttir, onu tutmak da...

Karşı kampa katılıp, bu sefer eski patronuna küfreden kaç kişi gördük... Aydın Doğan’a “baba” diye hitap ederken birden onun en büyük düşmanına dönüşmedi mi şimdi göz önünde bulunmayanlar?

Medya tarihi kullanılmış ve “köşe”ye atılmış tetikçilerle doludur. Bir süre sonra köşelerinden de olurlar zaten. Ya patronlarının başını belaya sokarlar, hep beraber gömülürler, ya da kapının önüne konurlar. Uzan dönemi kavgalarında ön saflarda yer alanları, ansiklopedi savaşlarında gazetelerini canla başla savunanları düşünün. Bir de bugün nerede olduklarını.

Bugün de yeni medya kavgaları arasında köşelerini “patrondan çok patroncu” kullanan, köşe yazarlığını tetikçilikle karıştıran, mesleğimizi kirletenlerin vakti dolacaktır. Bir mendil gibi kullanılıp atılacaklar. Tekrar bunu onlara ben hatırlatıyorum. Her zaman da tekrarlayacağım: Efendileriyle yükselenler efendileriyle düşerler!)*

Oray Eğin


* http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=82240,10,9

Bankalar Köle De Sattı

Pazartesi, Hazirane 25, 2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

 

"Sektörü çok iyi bilen ve yakından takip edenler" bu yazılara çok kızıyor.
Cahilce, "popülist" sayıyor.
Çoğunun "ekonomi, finans" eğitiminin benzerini görüp de bu "piyasa" ya itiraz etmek "hiç gerçekçi gelmiyor".
Zaten "araziye uymayıp dikenleşen" gazeteciliğe epeydir "iki yabancı" gibiler.
"Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" bile diyemiyorlar.
Zaten bunlar pek yazılmıyor.
Medyanın kapsama alanına pek alınmıyor.
Her şeyi, "finansal büyüklük, ekonomik fırsat, yükselen piyasa" ile açıklıyorlar.
Kıstırılmış hayatlarının en genç, en umutlu dilimlerinde, birden yaşlanan, hayal kırıklıklarına batıp çıkan, ama ancak "modern kölelikleri" ne sarılıp daha çok bağlanarak, daha çok yere serilerek ayakta kalmaya çalışanları, daha çok çalıştıkça ayakları, yürekleri dermansız kalanları insandan saymıyorlar.
Çünkü onlar "sermaye" nin "eğilmiş, bükülmüş, esnek, oynak" ayakları.
Onlar; ayaklarında masa, gişe, vezne altına gizlenmiş şıngır zincirleri, ellerinde kol saati sandığınız "fazla ve aşırı mesai, angarya" kelepçeleri, beyinlerini tümör gibi istila eden "hedef manyaklığı" ile "pek modern sermaye" nin "online köleleri".



Son olarak, (salağız ya) "Askerin bankası değil" denen ama "peki kimin bankası" açıklanmayan, zaten medyanın da soruyu doğrudan muhatabına asla sormayacağı Oyakbank "yabancı" ya satıldı.
Biiliyoruz, "sıradan askerin bankası" olmadığını.
Ama, "profesyonel asker" den, onyüzbinlerce alt kademe subaydan, astsubaydan, sisteme giren uzmandan, sivil memurdan, hele hele geçici "yedek subay" dan mecburi kesilen fonlarla oluşmuş "büyük sermaye" nin bankasıydı.
Asker maaşları, mevduatı, maaş yamayan tüketici kredisi, biriken kredi kartı borçları ve askeri reklamlarıyla iyi kazanmış olmalı.
Bu, işin "askeri cephesi".
Ama, "askerin bankası olmayan" da dahil, sektörün (hadi ülkenin parlak, yükselen piyasası, bölgesel önemi gibi şeyler dışında) bir cazibesi de, "sivilliği" nin niteliği
(Müşteri komisyonlarını, kredi kartı haraç faizlerini saymazsak) Çalışanları esir, rehine alma, "aşırı mesai" yi takmayan ücretle, hiç "AB standardı" filan yüklenmeden, pek çalışma hukuku ve insan hakkı tanınmadan "yarı yahut tam zamanlı köleleştirilmesi" dir.


Bankacılık sektörü;
Batı'daki kadar nitelikli, yetişmiş, ileri teknoloji kullanan, Batı'dakinden daha çeşitli, daha değişken, daha hızlı bankacılık yetenekleri olan bir işgücünü;
Dışarıda bekleyen "işsizler ordusu" yla birlikte, her ferdi birbiriyle acımasız rekabete, arkadaşıyla kıran kırana yarışa itilmiş büyük "işgücü deposu" nu;
En ucuza en çok, en şık ama en sert biçimde çalıştırarak;
Çalışana hiç itiraz hakkı tanımadan, bunu devlet (ve medya) nezdinde meşrulaştırıp denetim dışı bırakarak "temayüz etmiş ve dikkat çekmiş" tir.
Ne Yunanlı Yunanistan'da, ne Hollandalı Hollanda'da, ne beriki ötekinde böyle kaymaklı kadayıf bulabilir.
Kamu bir yana, " özel sektör" onca batık bankadan sonra işte bunu başardı!
"Verimlilik" deneni sadece bilgi, teknoloji, sermaye zannedip hepsinin "çalışandan daha çok yağ, kuzudan daha çok post" çıkarma kabiliyeti diye hiç anlamıyoruz ya;
Yabancıların bankalara verdiği milyar dolarları sadece büyük işadamı, büyük medyacı, büyük asker patronların sermaye ve akıl hakkı, CEO'ların bilgi, beceri, başarısının ödülü sanıyoruz.
Oysa o milyar dolarların her bir "cent" inde, şubelere, "call center" lara saatlerce kapatılmış; temiz pak giysiler altında sırtta kamçı, ellerde kelepçe, ayak bileklerinde pranga izleri olan "modern köleler" in aşırı sömürülmüş emekleri, akılları, yürekleri, rendelenmiş gençlikleri de var.
Tabii, yabancı işten atmazsa, ne ala ve çok şükür!"


Umur TALU ; http://www.sabah.com.tr/talu.html


1

Sn. Babahan

Çarşamba, Hazirane 20, 2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

"1977 1 Mayıs'ında İstanbul'da işbaşındaydılar, Çorum'da, Kahramanmaraş'ta masum insanlar öldürülürken de bir senaryoyu hayata geçiriyorlardı.
7 TİP'linin telle boğularak öldürülmesi emrini kimin verdiği hâlâ belirsiz " , demiş Babahan * , belki de sahip olduğu zihniyette aramalı bunu . Bir taraftan bu insanların hatırasını didiklerken diğer taraftan Sabah Gazetesi’nin içindeki sendikal oluşumları engellemek , nasıl bir düşünce yapısı gerektirmektedir , merak içindeyim .

 

Yalnızca kötü adamlardan değil , kötü fikirli okumuşlardan da bıktık . Aydın diyemiyoruz , zira Babahan gibilerine aydın dersek , G. Politzer gibilerine ne dememiz gerektiğine karar veremiyoruz .

 

*http://www.sabah.com.tr/babahan.html




İsmet Berkan , Nasıl Bir Türkiye İster

Salı, Hazirane 19, 2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

( Hafta sonunda, ünlü İspanyol gazetesi El Pais'in İngilizce edisyonu elime geçmese fark edemeyecektim. Dört gün önce, yani 15 Haziran'da İspanya demokrasiye geçişinin 30. yılını idrak etti. Evet evet, yanlış okumadınız, sadece otuz yıldır demokrasi var İspanya'da.
36 yıl süren Franco Diktasından sonra 15 Haziran 1977'de ilk serbest seçimini yapmıştı İspanyol halkı. İlk seçimde iktidara gelen Adolfo Suarez'in hükümetindeki bakanların pek çoğu, dikta döneminde de görev yapmış isimlerdi. Ülke bir yanda Katalan, bir yanda Bask ayrılıkçı hareketleriyle bir siyasi fırtınanın eşiğindeydi. Suarez, çok başarılı bir geçiş dönemi yaşattı İspanya'ya. Ve İspanyol demokrasisi, bugün bizim gıptayla baktığımız bir demokrasi.
Bir de Türkiye'ye bakınÖ 1946'da ilk kez çok partili seçim yaptık ama bu seçim çok tartışmalıydı. 1950'de iktidar, 37 yıl sonra kansız biçimde el değiştirdi, ülkeyi 37 yıl boyunca zaman zaman büyük baskı politikalarıyla yöneten parti gitti, yerine 'başka' bir parti geldi.
1960'da ilk askeri darbemizi yaşadık. Ardından kısa süreler içinde iki ciddi darbe teşebbüsü oldu. 1972'de askerler içinde ciddi bir sol cuntalaşma vardı. Ama sonunda sağ cunta kazandı, askerler ülkenin seçilmiş hem de epey yüksek bir oy oranıyla seçilmiş hükümetini istifaya zorlayıp Türkiye'ye ara rejim veya yarı darbe rejimi yaşattılar. 12 Mart rejimi siyasi dengeleri temelinden sarstığı için bütün 70'li yıllar ciddi siyasi kaosla ve bu arada önlenemeyen terör olaylarıyla geçti. (Bu arada 60 darbesinin darbeci subaylarından oluşan 'Milli Birlik Grubu' parlamentodaydı.)
12 Eylül 1980'de bir askeri darbe daha yaşadık. Askeri cunta kendi hazırladığı anayasayı 1982 yılında tartışmaya izin vermeden, hayır propagandasını yasaklayarak halk oyuna sundu. Aynı cunta, 1983 sonunda yapılan seçime kimin katılıp kimin katılmayacağına tek tek adaylar bazında ve partiler bazında karar verdi.
Seçime üç partinin girmesine izin verildi. Bu partilerden ikisinde çok sayıda aday 'veto' yedi. Seçimi kazanan Turgut Özal, ne yazık ki Suarez değildi. Sonradan seçim kazanıp gelenler de Suarez gibi olmadılar, olamadılar.
Belki de rejimin bir türlü 12 Eylül gölgesinden çıkamaması, normalleşemesi yüzünden, 1997'de, askerler bir kez daha siyasi sürece müdahale ettiler, darbe tehdidiyle iktidardaki hükümeti istifa ettirdiler. 12 Mart dönemindeki kadar olmasa da o ara dönemde de parlamento askerin istediği yasaları çıkardı.
Ve şimdi, son askeri darbeden 27 yıl, post-modern adı verilen son müdahaleden 10 yıl sonra bir kez daha askerin siyasete müdahalesini yaşıyoruz. Ordu, Cumhurbaşkanı seçimine açıkça müdahale etti, Anayasa Mahkemesi bu baskı sonucu Cumhurbaşkanı seçimini iptal etti. Bugün darbe ihtimali hala yüksek ve asker konuştuğu zaman hala herkes susuyor. Demokrasinin kendisinin siyasi oy kavgasına dönüştüğü utanç verici bir seçime gidiyoruz.

Bundan 30 yıl önce İspanya belki tarihinde gerçek anlamda ilk kez demokrasiye geçerken Türkiye kadar fakir bir ülkeydi. İlk seçimden 4 yıl sonra bazı askerler parlamentoyu bastılar, yeniden darbe yapmak istediler ama bütün sivil toplum bir oldu, Kralın da sayesinde darbe önlendi. Bugün İspanya, demokrasisinden bir an bile şüpheye düşülmeyen, daha geçen yıl önemli bir komutanının siyasi demeç verdiği için sektirmeden emekliye sevkedildiği ve Türkiye'den kat be kat daha zengin, daha müreffeh bir ülke. Bask ayrılıkçı terörü önemli bir sorun ama bizim terör sorunumuzla kıyaslanamayacak kadar az can alan bir sorun.
Bir de dönüp Türkiye'ye bakın. Bu ülke ekonomik bütün sıçramalarını kör topal işleyen demokrasi zamanlarında yaptı, askeri darbe dönemlerinde değil. Ama 'yeteri kadar demokrasi' olduğumuz daha üç yıl önce tescil edildi, bugün ondan geri noktadayız. Refahımız İspanya'nın bir hayli gerisinde, hayat standardımız da öyle. Ayrılıkçı terör sorunumuza askeri çözüm bir türlü bulamıyoruz, siyasi çözüm yolunu ise pek aradığımız söylenemez.

Bilmiyorum bu kıyaslama size bir şey ifade etti mi? ) *

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=224493

İspanya' nın durumu şudur :

1 - Kendi başına karar veremeyen bir ülkeye dönüşmüştür .
2- Bask yandaşları ağır ağır ama kararlılıkla ülkeyi bölünmenin eşiğine sürüklemektedir .
3- Birliğin içerisinde sinmiş , sağlanan refahın karşılığını da Fransa ve Almanya gibi motor ülkelerin dışpolitikalarına boyun eğmiştir .
4- Pek övünülesi demokrasisine ve refahına karşılık terörle mücadele etmeketedir , nedense . Gerçi Berkan'a göre şiddeti daha az bulunduğunda , terör katlanabilir olmaktadır .
5- Şarap üreticisinin hali içler acısıdır .
6- Çalışanların sözleşme ve grev hakları ellerinden alınmış , alınmayanlarsa zor şartlarda çalışmaya iteklenmiştir .
7- İşsizlik sürekli artış göstermektedir .
8- Enflasyon dizginlenemz şekilde  yükselmiştir .
9 - Bir Alman , bir Belçikalı ve bir Fransız için İspanyol,ikinci sınıf insandır .

Aferin Berkan'a .... Kendisi korsakof şahsiyetlerin en birincisidir . Berkan , "Enflasyon - İşsizlik" dengesinin  90 ' lı yıllarda  Birlik'in içerisinde  tümden bozulduğunu göremeyecek kadar kör ve kasıtlı , sağlıksız birleşme süreçlerinin beyhuda bir çabayla neticeleneceğini bu millete anlatmayacak kadar da cesaret yoksunudur .

Bir Korsakof Demokrat

Pazartesi, Hazirane 18, 2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Doğru mudur bilinmez , ama pek bir yakıştığı gerçektir , Sabah Gazetesi’ndeki sendikalaşma hareketlerinin önüne , tahmin ediyoruz , ancak sn. Babahan gibi sonradan görme bir yayın yönetmeninin tavırlarıyla geçilirdi , nitekim duyumlar ve söylentiler de , Babahan’ ın korsakof portresine uygun gelmektedir .

Açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki , her şeyden evvel portresinde kopukluklar vardı , yerini az çok belli ediyor ama renk vermiyordu Babahan , şimdi  eminim , tıpkı karda yürüyüp izini belli etmeyen tilki gibi yol alıyormuş meğer ; ama böylece , nihayet eksik  kalan kısımlarda tamamlanmış oluyor .
O halde yuvarlayarak ifade edeyim , gazetecinin temel görevi haber vermektir , kaldı ki iktidar yanlısı tüccar-gazeteciler’ in  varlığı da yeni bir şey değil , alışığız , bunların tespiti de pek kolay ; ne var ki bunların allanıp pullanarak kahramanlar misali vitrinlere çıkartılması , her biriciğinin düşünme suçundan hüküm giymiş  , dik başlı , asi , acı çeken filozoflar gibi gerçeğin savaşçıları yollu teşhir edilmesi yeni bir icattır,bizden evvel Batı'da  misalleri varsa bile , yüzsüzlükte bizimkilerin ellerine su dökemezler , bu kesindir ve anlayabilmek için, bazen , yılların geçmesi gerekebilir . Türkiye ‘ de aydını pazarlama yöntemleri doğancılıkla beraber tümden değişmiştir .  

Diyorum ki , Türkiye’nin bu bayat fikirli adamlar ve onların koftiden beklentileri için feda edebileceği nesilleri kalmamıştır artık , biliyorum ve ısrarla söylüyorum , milletin , siz insanlığın deyiverin , başına gelebilecek en büyük felaket , gerçekleri , gazetecilerin ağzından öğrenmek zorunda kalmasıdır , artık . Türkiye , yarım akıllı demokrattan ve tüccardan geçinmecilerin ellerine emanet edilemez , edilirse ortaçağdayız  , bu kesin .   
Ağaç varsa muhakkak gölgesi de olacaktır , şüphemiz yok , bu kaçınılmazdır ve ağacın tercihine de bağlı değildir , bu bilimdir , aksine mucize diyoruz , metafizik . O halde bizim işimiz de gölgelere bakmak olsun , işte sn. Babahan , gölgesiz ağaç misali dikiliyor karşımızda , pek ihtişamlı , dallanıp budaklanmış kolları , yaprakları ışıl ışıl , göğü de dolduruyor cüssesi , lakin pek düşünceli , mistik  bir hale geçirilmiş tepesine üstelik . Ama  gölgesin de kimseciklerin serinleyip dinlenmesine izin verilmeyen bir ağaca dönüştüğünü fark edebiliyorum artık , şövalyeler denli bencil,bir ormanda yaşadığından habersiz ,içi çürümüş,tam ateşlik odun kıvamında .

Artık  eminim ve utanarak söylüyorum  , vakti geldiğinde emekçinin tepesine çıkamayacak adamı , ustabaşı yapmıyorlar .  Hani özgürlüklerimiz için bel bağladığımız tüccarlar hakkında, gölgesinin para edeceğini bilselerdi tüm ormanı satarlardı , yollu söylüyorlardı ya , işte tam ordayız .