Antropoloji : Kültürel Kökenlerimiz , iii
Cuma, Hazirane 15, 2007 tarihinde yazıldı.Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Hayatın Orijini: Termodinamiğin ikinci
prensibine göre bir enerji şekli bir başka enerji şekline çevrilirken arada bir
kısım enerji kaybolur. Bu görüş açısından bakıldığında canlı organizmaların
kendiliğinden meydana gelmesi imkânsız gibi görünmektedir. Çünkü canlı
organizmalarda her çeşit aktivite ve oluşum bir enerji artımını gerekmektedir.
Gerek tek hücreli ve gerekse çok hücreli komplike canlılar moleküler
organizasyonları için enerji depolarlar.
1934 yılında H.C. Urey, kendisine Nobel armağanını kazandıran şu denemeyi
yapti. İçinde su, hidrojen, amonyak ve metan gazı bulunan bir kabın içinden
arkadaşı Dr. Stanley Miller'ın teklifiyle elektrik akımı geçirdi ve bu arada
hararetin 80°-90° santigrad arasında bulunmasını sağladı.
Bu deneme sonucunda aralarında canlı organizmada da bulunan 25 çeşit aminoasit elde
edildi. En önemli yanı da bu aminoasitler elde edilirken kabın içinde serbest
oksijen bulunmaması idi.
Bu araştırma başlangıçta bilginleri hayatın tüp içinde gerçekleştirilebileceği
gibi bir kanaate götürdüyse de sonraları bunun boş bir hayal olduğu anlaşıldı.
Bu konu üzerinde tartışmak üzere 1957'de Moskova'da toplanan bir bilginler
heyeti hayatın varolması için şu dört şartın gerekliliğini ileri sürdü:
1. Ortamda bol ve serbest
hidrojen bulunmalı ve bunun yanı sıra oksijen çok düşük oranda veya hiç
olmamalıdır.
2. Ultraviole şualanması
tarzında bir enerji yeterlidir, moleküler rekombinasyon için enerji birikimi
olmalıdır veya volkanik püskürme ile çevre yeteri kadar ısıtılmış bulunmalıdır.
3. Canlı organizmanın
geliştirilmesi için uygun organik bileşikler yukarıda sayılan ortamda birikmiş
olmalıdır.
4. Atmosferdeki hidrojen
tedricen azalmalı ve oksijen satürasyonu artmalıdır.
Bu safhada her ne kadar organik bileşiklerden bahsedilebilirse de henüz canlı
organizmadan söz edilemez. Oksijen oranının giderek artması karşısında bu çok
sayıdaki organik bileşiklerin hepsi ortadan kalkarken bunların içinde bir tür
organik bileşik kendisini oksijenli bir ortamda yaşatacak bir adaptasyonu
keşfetti. Diğer formlar süratle elimine oldu ve daha sonraları Fotosentez
olarak adlandırılacak olan bu hâdise ile enerji depolayabilen ve organik madde
üretebilen ilk bitkiler yeryüzünde görülmeye başlandı. Fotosentez yolu ile
karbonhidratların reduksiyonu ve serbest oksijen bu bitkilerin (bunlar tek
hücreli idiler) biricik enerji kaynağı idi. Oksijen artımı bizatihi teneffüs
sistemi ola canlıların gelişmesini elzem kılmıştır. Porphyrin'in klorofilin bir
prekürsör olduğu ve yeryüzünde fotosentez yapabilecek biricik bileşik bulunduğu
bilinen bir gerçektir. Ancak organik bileşiklerden bir türün bu gün için
bilinmeyen şartlar ve imkânlar içinde canlı bir nebat hücresi olarak gelişmesi
ve bu hücrenin cansız organik molekülleri asimile ederek kendisi için gerekli
enerjiyi depo etmesi ileri sürülmektedir. Daha sonraki bir devrede bu canlı
biti hücreleri gene kendileri gibi canlı bitki hücrelerini yeme ihtiyacını
kazanmıştı ve ilk "kanibalistik" yamyamsı davranış tipi ortaya
çıkmışti.
Hareketlilik Vasfı: Gerek tek
hücreli gerek çok hücreli her türlü canlı bir ölçüde hareket edebilir veya
kendisine uygun bir pozisyonu seçebilir. Bu işi pek çok çeşitli ve basit
sistemlerle başarır. Tek hücreliler bu işi ya protoplazm uzantıları ile veya
iplikçikleriyle yaparlar. Az gelişmiş çok hücreliler ise kendileri hareket
etmeksizin hareketli vasatları seçmek suretiyle bir hareket sağlarlar
(süngerler, mercanlar, midye ve istiridyeler gibi). Hücre sayısı çok fazla
olunca ve milyarları bulunca bu kadar çok hücreyi bir arada tutacak destek
sistemlerin, (kemik, kıkırdak, adale, bağ dokusu gibi) geliştirilmesi gerekmiş
ve hareket için özel organlar geliştirilmiş, hayvani yapı yaşadığı ortamın
mukavemetini azaltacak bir şekilde değişmiştir, ilk balıklar çok yavaş seyirli
dip balıkları olduğu halde onların torunları saatte elli, altmış mil
yapabilecek bir hıza ulaşmayı başarabilmişlerdir.
Balıklar ve kuşlar dahil yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların gerek ön gerek
arka eksremiteleri birbirine şaşmaz bir benzerlik gösterirler, bütün
hayvanlarda önde ulna ve radius, arkada ise tibia ve fibula mevcuddur. Bu
kemiklerin hepsinde aynen mevcud olmasının sırrı bu sistemin hayvana ve
ekstremiteye dönme imkânı sağlamasındandır.
İlk bipedal -iki ayaklı- canlıları Mezozoic devrede hem etle hem de otla
geçinebilen dinazor türleri arasında görürüz. Gövdenin iki ayak üzerinde
kalkabilmesi için bu hayvanlarda gelişmiş bir kuyruğun denge görevini
yüklenmesi gerekmişti. Bugün içinde bazı Lizard-kertenkele nevilerinde hızlı
hareket sırası da bu bipedal postüre rastlanır.
Gelişmiş dört ayaklı hayvanlarda adaleler ekstremitenin distaline gidildikçe
zayıflar ve incelir. Bunun sebebi bu ekstremitenin daha hızlı hareket
edebilmesini sağlamaktır. Bunun yanı sıra insanın iki ayak üstüne kalkması bir
dinazor veya bugünkü kertenkelenin bipedal durumu ile karşılaştırılamaz. Kuşlar
ve kangurular içinde aynı şey söylenebilir, insanın iki ayak üstüne kalkmasının
maksadı alet tutabilmek ve yapabilmek için ellerin serbest kalmasını temindir.
Her ne kadar su kenarında yaşayan bazı kertenkele türleri de ön ayaklarını
besin toplamak için kullanılırsa da bu hayvanların ön ekstremitelerinde
fonksiyonel bir diferansiyasyon olmamıştır. Özellikle arka ayaklarda bir erekt
postürü sağlayacak hiçbir gelişim yoktur. Bunun yanı sıra insanda arka ayak
milyonlarca sene içindeki gelişmesini diğer hayvanların hızı arttıracak
şekildeki gelişmesine uyduracak şekilde yapmamıştır. Bizim yürüyüşümüz yavaş
seyirli hayvanlarınki gibi "plantigrade"dir. Ayı yürüyüşüne benzer.
Üreme Potansiyeli: Denizde
yaşayan canlılarda bu yetenek akıl alamayacak kadar fazla görülür. Mesela orta
büyüklükteki bir morina balığı beş yıl kadar yaşar, her yumurtlamada altı
milyon yumurta döker, her balık 30.000.000 yumurta yapmasına rağmen bunların
içinde sadece ikisi yumurta yapabilecek bir olgunluğa erişebilir. Aynı şekilde
bir tatlı su balığı da her yumurtlamada 25.000 yumurta verdiği halde bunlardan
sadece 1OO.OOO' de ikisinin erginliğe erişme şansı olabilir.
Amfibilerde ve sürüngenlerde ise durum değişiktir. Kendisini suya
uyduranlarında yumurta sayısı yüksektir, bir defada 2.000'den aşağı değildir.
Bunlardan ise ancak biri hayatını ergin devreye ulaştırabilir. Balıkların bir
kısmında döllenme bir Remote-fertilization şeklindedir, erkeğin, dişinin
biraktığı bütün yumurtaları döllemesi şansı çok azdır. Bunun yanı sıra bir
kısım amfibilerde ve balıklarda ise dişi yumurtaları kendi vücudu üzerine döker
ve erkek, dişinin vücudu üzerine spermini boşaltır. Bu tip bir döllenme, ilk
şekline göre biraz daha gelişmiş olmasına rağmen gene de "external
fertilization" olarak adlandırılır. Bu uygulama şeklinde yumurta ziyanı
çok fazladır. Amfibilerin karada yaşayan şekillerinde gelişme şansına erişme
oranı bire yetmişbeşle yüzelli arasındadır.
Küçük cüsseli memelilerde oran büyüklerine göre daha fazladır. Bir tarla
faresinde ortalama ömür 120 gün ve bir üreme devresi içindeki yavru sayısı 20
olmasına rağmen bu yavruların yaşama oranı 1/10'dur.
İnsanda ise durum daha değisiktir. Tabii şartlarda yaşayan Avustralya
yerlilerinde, bir kadının doğuracağı toplam çocuk sayısı beşi geçmez. Bu nisbet
yukarı maymunlarda da aynen muhafaza edilir. Bir yerli kadın, günlük gıdasını
temin etmek için, ortalama on mil katetmek zorundadır. Bu sebeple yanında
sırtında taşıyabileceği çocuk sayısı biri geçmez. Her çocuk için 3-4 yıl süt
verme süresi tanındığına göre, bir çocuk gelişmeden ikincisine pek rastlanmaz.
Dünyanın Jeolojik Devirleri:
Yeryüzünün yaklaşık 4,5 milyarlık yaşı, gösterdiği biolojik ve jeolojik
farklılaşma açısından dört büyük devrede toplanır Bunlardan birincisi olan
Precambrian, yaklaşık 3 milyar sene devam etmiş olup, bu devrede sadece tek
hücrelilerin-protozoerlerin yaşadığı bilinmektedir, çok hücreli hayvan
fosilleri bu çağda ele geçmemiştir. İkinci devre olan Paleozoic'de çok hücreli
hayatın denizde ve karadaki örnekleri çok sayıda görü lür. İlkel balıklar ve
vertebrahlar, 600.000.000 yıl önce var oldular, insanın dünyaya geldiği
Cenozoic devre iki ana bölüme ayrılır. Tertiary fazda memeli lerin
modernizasyonunu ve spesiyalizasyonunu görürüz. Toplam 70.000.00 sene süren bu
devrenin son yaklaşık dört milyon yıl öncesine kadar insan henüz dünyada
yoktur. Quaternary adı verilen son devrede dev memeliler ve insan görünür.
Fosil kayıtları takriben bundan 3 milyar yıl önce tek hücreli hayatın dünyada
var olduğu ve bu devrenin 3 milyar yıldan biraz fazla sürdüğünü ortaya
koymaktadır. Çok hücrelilerin ortaya çıkması ve insanın görünmesi ise ancak son
500.000.000 yıl içinde olmuştur. Bu devrede bazı virüs türlerinin ilk basit DNL
kodlanmasına sahip olduğu ancak bunların enformasyon taşıma özelliğini birkaçı
geçmediği sanılmaktadır.
Enerji Piramidi: Yeryüzünde
hayvanların yaşaması için gerekli enerji gün ışınları tarafından temin edilir.
Bu enerji bitkiler tarafından hayvanların kullanabileceği enerji şekline
çevrilir. Burada da ancak güneş enerjisinin sadece '3'ünün bitkiler tarafından
çevrilebildiği hesaplanmıştır. Toplam enerjinin' 50'si yansıtılır veya
kaybolur, % 25'i suyun, deniz ve göllerin buharlaştırılması için kullanılır, %
15 kadarı suların ve toprağın ısıtılmasına harcanır.
Yeryüzünün direk ışın alamayan kısımlarında ise bazı bakteri türleri ve
mantarlar gibi klorofil ihtiva etmeyen bitkiler yaşar. Bunlar kendilerine gerek
enerjiyi organik materyelden temin ederler. Mağaraları bu tip bir hayat için
örnek verebiliriz. Okyanusların derin bölgeleri için de aynı şey söylenir.
Satihta çöken organik materyel bu derinliklerin canlıları için bir enerji
kaynağı olur Sema bize enerji piramidi veya trofik piramid olarak
tanıtılmıştır. En alt kısmı bize bir yıl içinde hayvanlar tarafından
yenilebilecek artan bitki miktarını göstermektedir. Bu yenilen bitki miktarının
sadece onda biri enerjiye ve organ hayvan maddesine çevrilebilir. Yani otla
beslenen hayvanlar sadece yedikleri nebatlarin onda birinden enerji ve yapı
maddesi yapımında faydalanabilirler. Bu takdirde otla beslenen hayvanların
toplam vücut agırlıkları bir yıl içinde yedikleri ot miktarının onda birinden
fazla olamaz. Aynı şekilde etle beslenen hayvanların toplam ağırlığı da otla
beslenen ve etle beslenenlere yem olan hayvanların toplam ağırlıklarının onda
birini geçemez. Böylece etle beslenen hayvan sayısının otla beslenenlerden
neden daha az olduğu kolayca anlaşılabilir.
Ramapithecines: Bu terim ilk
defa G.E. Levis tarafından teklif edilmiş olup, daha sonra bu grubun diğer
üyeleri de keşfedilerek "Dryopithecines" ilk defa bugünkü insana
yaklaşan bir anatomik yapıya benzemesindendir. Bu türe ilk insanın ataşi gözü
ile bakılabilir. Levis'in buluşu uzun seneler itibar görmemesine rağmen, 1965
yılında Sinions ve Pilbeam tarafından tekrar gözden geçirildi ve bu grubun
damak yapısının ve dış formasyonunun bugünkü insana çok benzediği tesbit
edildi. Aynı zamanda bu türün yakın akrabası sayılan Pongid'lerden de çok
farklı olduğu müsahede edildi. Pongid'lerin bir türü olan sempanzenin de bu
yüzden sanıldığı gibi insanın ecdadı olmaktan çok uzak olduğu kanaatine
varıldı.
İnsanın yaratıldığı yer insanın ilk atalarının şekilde de olsa primatrlarla bir
yakınlığı olduğu kabul edilmekte ve bu ilkel yaratıklara ilk insanın ataları
gözü ile bakılmaktadır. Gerek ilk insan fosillerine ve gerekse bu primatların
ilk cetlerine Afrika'nin tropikal bölgelerinde rastlanması, ilk yaratılan
insanın da Afrika'da dünyaya geldiğini ispatlamaktadır. Yakın zamanda yukarı
maymunların yaşayışları ve davranışları üzerinde dikkatlerin artması bize ilkel
insan yaşantısı hakkında çok kiymetli bilgiler kazandırmıştır. Özellikle
Afrika'nın goril ve şempanze gibi büyük maymunlarının bu konudaki katkısı çok
büyük olmuştur.
Patas Maymunlari: Aralarında
çıkardıkları seslerle anlaşan en ilkel maymun grubudur. 12-13 üyelik gruplar
halinde yaşarlar. Yetişkin bir erkek, bütün sürüdeki dişilerin kocası ve
sürünün koruyucusudur, hem nebati hem de yumurta ve küçük hayvan yavruları gibi
etle beslenebilen bir rejimleri vardır. Bir mil kareye on maymun düşecek
şekilde bir nüfus politikası güderler.
Baboonlar: Büyük sosyal gruplar
halinde yaşayan saldırgan tabiatli hem et ve hem de otla geçinen hayvanlardır.
Yüzbinlerce sene ilk insanla yan yana yaşamış, yemiş yenilmiş, öğretmiş
öğrenmiş yaratıklardır. İlk insanın canlı et deposunu teşkil etmiştir. Bulunan
mezarlıklarda çok sayıda insan tarafından öldürülmüş ve yenmiş baboon
kalıntısına rastlanmıştır. Güney ve Batı Afrika'da çok yaygındır. İşin en
dikkati çeker tarafı ilk insan fosillerinin de bu bölgede ele geçmesidir. İlk
insanın böcek toplamasını, kertenkele yumurtası çalmasını, böcek yemesini ve
küçük antilop yavrularını sopayla öldürmesini bu akrabalarından öğrendiği ileri
sürülmektedir. Bu hayvanlar insandan çok daha önce yeryüzünde varoldular ve yaşama
tecrübesi kazandılar. Grupları genellikle 30-50 hayvan arasında değişen bu
maymunlarda hiyerarşi ve dominans şaşılacak bir askeri intizam gösterir. En
güçlü yetişkin erkek maymun grubun başı olur ve onun uygun göreceği diğer
ferdler sırasıyla otoriteyi paylaşırlar. Bu hayvanlarda ilk defa bir grup
reaksiyonundan ve grup defansından bahsedilir (bir anlamda milliyetçilik).
Goril: 8-17 üyelik gruplar halinde 15-16 milkarelik bir alanda yaşarlar. Bir
ağaç hayvanı olarak gelişimlerini sürdürdükleri halde yer bitkileri ile
geçinmek zorundadırlar -ilk insan gibi-. Seksüel dürtüleri az, sakin tabiatlı
yaratıklardir, zeka seviyeleri şempanzeden fazladır, domanansa önem vermeleri
insana benzer özelliklerdir.
Şempanze: Bu hayvanların sosyal
hayatları hakkında en geçerli bilgileri uzun seneler ormanda yaşayarak bu
hayvanlar hakkında bilgi toplamaya çalışan Goodal'a borçluyuz (1967-1968).
60-80 üyelik gruplar halinde 25-30 milkarelik bir alana dağılmış olarak
yaşarlar. Böcek, çiçek, tohum, ağaç kökleri ve nadiren de etle beslenirler.
Diğer maymunlar ve büyük hayvanların etle beslenen parçalayıcı hayvanlara yem
olmaları yanında pongidlerin ve insanların müşterek özel kokuları sebebiyle bu
hayvanların dikkatini çekmediği görülmüştür. Şempanzelerde dominans dağılımı bugünkü
insan toplumuna daha yakındır. Her erkek dişisi ve diğer bütün küçükler
üzerinde otorite sahibidir. Ayrıca grubun, salahiyeti, zaman ve mekân içinde
değişen bir lideri vardır. Bu hayvanlar da ilkel bir aile tipi vardır ve bu
aile ana-evlattan teşkil edilen iki kişilik bir toplumdur.
Yabani pongridlerde homoseksüel davranışa hemen hemen çok nadir rastlandığı
halde, şempanzelerde bu hale sıklıkla rastlanır. Kıskançlık hiç yoktur kızışmıs
bir dişi, günde 20-30 erkeğe cevap verebilir. Laktasyonun uzun sürmesi bu
hayvanı, 3-5 sene kadar ikinci bir gebelikten korur ve bu şekilde bir doğum
kontrolü yapılmış olur.
Bu hayvanların ortalama yaşama süresi orman şartlarında 25-30 yılı aşması özel
korunma şartlarında ise 50-60 yıl kadar yaşadıklari görülmüştür.
Gause Kanunu: Ayni gida
kaynaklarini paylasan iki tür uzun süre bir arada yasayamaz. Bu kanun
prensibinden hareket edilirse milyonlarca sene beraber yasamis olan
dryopitecineler ile ramapitecinelerin ayni tür gidalari seçmediklerini kabul
etmek gerekir. Ramapitecinede kesici ve köpek dislerinin körelmis olmasi bu
kanunu dogrular niteliktedir. Antropoidlerde köpek dislerinin iyi gelismis
olmasi onlara, birincisi müdafaa etmek, yakalanan avi kesmek ve parçalamak,
ikincisi ise sert tropikal meyveleri parçalamak imkânini veriyordu.
Ramapitecinede ve modern insanda bu dislerin körelmesi bu fonksiyonlarin
kayboldugunu göstermektedir.
Ev Yapma: Australopitecine'lerin
bir siginak ve ev yapma itiyadinda olduklarini gösteren hiçbir belirti yoktur.
Sadece beraber yasadiklari ve ayni beyin hacmini paylastiklari baboonlarin
hayati ile mukayese edilirse, geceleri agaçlari ve çali oyuklarini tercih
ettikleri hükmü çikarilabilir. Afrika'da ilk tas parçalarindan dizilmis (u)
harfi seklinde duvar siginaklara 20.000 yillik kazilarda rastlanmaktadir.
Beslenme: Dryopitecinelerin,
miocene devri kuraklığından ötürü bir orman, parçasındaki nebati maddeleri
bitirip bir başka orman bölgesine geçerken aradaki otluk bölgelerde yiyecek
sıkıntısı çektikleri ve bu sebeple karnivor bir karakter geliştirdikleri, bu
arada bu yüksek otlarda avlarını ve düşmanlarını görebilmek için bipedal bir
postür geliştirdikleri iddia edilmektedir. Ayrıca geniş otluk bölgelerinden
geçerken kısa bir süre için de olsa etin ottan daha kolay taşınabilir bir rezerv
yiyecek maddesi olması da bunda etken olmuştur. İnsanın et yemeğe başlaması ile
beraber dünyanın her yerinde yaşayabilmesi şansı doğmuştur.
Homo Erectus: Bipedal yürüyüş
gelişmesini mükemmelleştirmiş, 1000 cm3 beyinli, oldukça iyi alet yapabilen bu
insanların vücud yapısı bugünkü insanın görünüş ve ölçülerine çok yakın
olmasına rağmen, yüz ifadesinde henüz bir maymunu andıracak özellikler çoktur.
İlk fosil örnekleri, Java örnekleri, Java ve Kuzey Çin'de bulunmuştur. Bu
sebeple Java insanı veya Pekin insanı adları ile de anılırlar. Pithecanthropus
jenerik adı ile bilinir. Bu insanın önemi, modern insanın gelişiminde önemli
bir eksik halkayı tamamlamasıdır. Böylece Homo sapiens ile Australopitecine
arasında bir köprü kurmak imkanı olmuştur.
Prof. Black'in başlattığı ve Dr. Weidenreich'in devam ettirdiği Pekin'in
kuzeyindeki Chou Kou Tien tepelerindeki kazılarda elde edilen bilgiler çok
kıymetliydi. Bulunan kafaların hacimleri 915 ila 1225 cm3 arasında değişiyordu,
ortalama hacim 1040 cm3 hesaplanmıştı. Java insanından aşikar olarak daha ileri
bir gelişim özelliği gösteriyordu, dişler daha küçük, alın daha hacimliydi.
Ondan çok daha sonra yaşamış olması da tabii evolusyon için uygun sayılıyordu.
Alet olarak taş, kemik ve geyik boynuzlarını kullanıyordu. Fosillerin yanında
yanmış kömüre rastlanması, bu insanın ateşi kullandığını da ortaya koyuyordu.
Kurban Rituelleri: Fransa'da
Regourdou mağarasında yapılan kazılarda ve Guattari mağarası kazılarında bundan
50.000 sene önce insanların kurban edildiği, taş hücreler içinde muhafaza
edildiği, sonradan kafalarının koparılarak içine su konacak şekilde delikler
açıldığı ve buraların birer ziyaretgah -bir planda ibadethane- olarak
kullanıldığı, bu geleneğin çoğu kere bazı hayvanlara, öncelikle geyik, domuz ve
ayı gibi hayvanlara da uygulandığını ve daha sonraları Akdeniz kültürü
insanında bu kurban etme durumunun tek tanrılı dinlerin himayesinde
sürdürüldüğünü görmekteyiz.
Bundan 40.000 sene önce ilk buzul devresinin sona ermesiyle muhtemelen soğuk ve
beslenme yetersizliği sebebiyle neandertal insanın Avrupa'da soyu tükendi. Bazı
korunaklı bölgelerde ve mağaralarda bir süre daha (15.000 yıl kadar) az sayıda
neandertal, yaşamaya devam edebildiyse de son 25.000 yıl içinde hiç bir ize
rastlanılmadı. Onun yerine bugünkü modern insanın cedleri olan Homo sapiens
ortaya çıktı. Homo sapiensin, ilk beyaz insanın ecdadı olduğu kanaati
yaygındır, ikinci buzul devrinin başlaması ile bu yeni ırk da çok güçlüklerle
karşılaştı. Bundan 35.000 yıl önce ilki perigordlan, ikincisi Aurignacian
olarak adlandırılan iki yeni taş yontma tekniğinin ortaya çıkması, artık
neandertal yerine bir başka tip zekanın işin içine karıştığını gösteriyordu."
KAYNAKLAR
Birdsell: Human Evolution, An introduction to the physical antropology, 1972.
Korn, N., Thomson, F.: Human Evolution, Readings in physical antropology,
second edd.
http://www.felsefe.gen.tr/sosyalantropoloji.asp