Antropoloji : Kültürel Kökenlerimiz , ii
Cuma, Hazirane 15, 2007 tarihinde yazıldı.Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Antropoloji
(Latince : anthropologia "insan bilimi"), insanla ilgilenen birçok
bilim dalından biri. Genellikle fiziksel ve kültürel antropoloji olarak ikiye
ayrılır. Dünyadaki çeşitli insan topluluklarının doğalcı yaklaşımla
betimlenmesi ve yorumlanması olarak tanımlanabilir, ama ne konusu ne de
araştırma yöntemleri kendine özgüdür. Tarihten farklılığı, antropolojinin
toplumlar, kurumlar, inanç ya da geleneklere ilişkin tarih araştırmalarını
dışlamasından değil, belgelere dayanmak yerine insanları, etkinliklerini ve
ürünlerini olabildiğince dolaysız gözleme yöntemini benimsemesinden doğar. Bu
tür araştırmaların sonuçlarını insanlık tarihinin bir parçası sayıp insanın
karmaşık biyolojik ve kültürel gelişme sürecinin daha iyi kavranmasına katkı
olarak değerlendirilmesiyle de tarihten ayrılır. Benzer biçimde, insan görünüş
ve zihniyetindeki çeşitlenmelerle toplu farklılıklar konusundaki yaklaşımıyla
da fizyoloji ve psikolojiden ayırt edilir. Antropologlar, herhangi bir
topluluğun ya da etkinliğin özgül niteliklerini, bunların insanın tarihsel
gelişimi içindeki konumuna bağlı olarak araştırmayı ve yorumlamayı amaçlar.
Modern antropoloji araştırmalarının kökleri Keşifler Çağı'na kadar uzanır. Bu
dönemde, teknolojik açıdan ileri Avrupa kültürleri, genellikle ayrım
yapmaksızın "vahşi" ya da "ilkel" başlığı altında topladıkları
birçok "geleneksel" kültürle ilişkiye girdiler. Düşünsel yaşam
üzerindeki dini baskının 19. yüzyıl ortalarında gevşemesi, insanın kökenleri,
insan ırklannm sınıflandırılması, karşılaştırmalı anatomi ve dünya dilleri gibi
konulara geniş bir ilgi uyandırdı.
Charles Darwin'in 1859'da yayınlanan The Origin of Species (1809-1882 yılları
arasında yaşamış ve canlılarda evrimin doğal ayıklanma yoluyla
gerçekleştiğini öne süren teorisiyle, bilim ve düşünce tarihinde adeta bir
devrim yaratmış olan İngiliz doğa bilimci.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Türlerin Kökeni, 1970) adlı yapıtıyla
açıkça gündeme gelen evrim kavramı, toplumların ve kültürlerin' zaman içindeki
gelişimi konusundaki araştırmalara önemli bir ivme kazandırdığı gibi, insan
türünün gelişimiyle ilgili çalışmalara da hız verdi. 19. yüzyılın ikinci yansı
boyunca doğrusal tarih anlayışı antropolojiye egemen oldu. Bu anlayış, tüm
insan topluluklarının belirli ve zorunlu kültürel aşamalardan geçtiğini,
"vahşilik" ya da "barbarlık" durumundan "uygar
insan" yani "Batı Avrupalı insan" olmaya doğru ilerlediğini
savunuyordu.
Kari Marx ve yandaşlarının değişik bir toplumsal gelişme kuramı ileri sürmeleri
hemen hemen aynı dönemlere rastlar. Bu kurama göre, bir toplumdaki ekonomik
üretim tarzı, bu tarz değişse bile, bu değişime hemen ayak uyduramayan bir dizi
egemenlik biçimi ortaya çıkanyor ve sonuçta doğan çelişki yeni bir toplumsal
düzene yol açıyordu. Bu bütünlüklü kuramsal çerçeve, gezginler, tüccarlar ye
misyonerler tarafından toplanan ve aralarında Sir James Frazer'ın The Golden
Bough (1890; Altın Dal) adlı ünlü kitabının da bulunduğu bir dizi yapıtta
derlenen zengin ama dağınık bilgilere oranla, düşünsel yaşamı çok daha derinden
etkiledi.
Kuzey Amerikalı ve Batı Avrupalı ilk antropologların güçlü kültürel
önyargılannın yerini 20. yüzyılın başlannda çeşitli toplum ve kültürlere daha
çoğulcu ve göreli bir bakış açısı aldı. Bu yeni anlayışta; her toplum fiziksel
çevresinin, kültürel ilişkilerinin ve çeşitli başka öğelerin özgün bir ürütıü
olarak kabul ediliyordu. Bu yönelimin sonucunda deneysel veri, alan araştırması
ve belirli kültürel ve doğal çevre içindeki insan davranışının belgelenmesi
yeni bir vurgu kazandı. Antropolojide kültür tarihi okulunun kurucusu olarak
bilinen Alman asıllı Amerikalı bilim adamı Franz Boas, bu akımın ilk temsilcisi
sayılır.
Boas ve başta Ruth Benedict, Margaret Mead, Edward Sapir olmak üzere onun
izinden gidenler, 20. yüzyılın uzun bir bölümü boyunca Amerikan antropolojisine
egemen oldular. Bir kültürde rastlanan çeşitli kalıplar, ayırt edici özellikler
ve gelenekler arasındaki bütünlüğü inceleyen işlevselci yaklaşım, köklerini
kültür tarihi okulundan aldı. Bu arada, Paris Üniversitesi Etnoloji
Enstitüsü'nün kurucusu Marcel Mauss da, Fransa'da sürdürdüğü araştırmalannda,
insan toplumlarının kendi kendini düzenleyen ve kültürel sisteminin bütünlüğünü
korumaya yönelik yöntemlerle değişen koşullara uyan bütünsel yapılar olduğunu
vurguluyordu.
Mauss, Fransa'da Claude Levi-Strauss, İngiltere'de de Bronislaw Malinowski ve
A.R. Radcliffe-Brovvn gibi birbirinden çok farklı görüşlere sahip bilim
adamlannı önemli ölçüde etkiledi. Malinowski, katı işlevselci bir yaklaşıma
yönelirken, Radcliffe-Brown ve Levi-Strauss yapısalcılığın temellerini attılar.
Bu iki okul, toplumsal tarihin toplumsal kuramın temeli olamayacağı konusunda
anlaşıyordu. Buna karşılık işlevselciler toplumsal olayların çözümlen-mesindeki
tek geçerli yöntemin, bu olayların toplumdaki işlevini tanımlamak olduğunu
ileri sürerken, yapısalcılar tam tersine, geniş olaylar yelpazesinin altında
yatan sistemin ya da yapının niteliği ile ilgili ipuçları veren olguları ya da
nesneleri tanımlamaya çalıştılar. Yapısalcılara göre, toplumun üyeleri, söz
konusu sistemi, mitler ve simgeler aracılığıyla ancak belli belirsiz fark
edebiliyordu.
Ruth Benedict'in 1930'larda Güneybatı Amerika Yerlileri üzerinde yaptığı
araştırmalar, kültürel antropolojinin bir alt dalı olan kültürel psikolojinin
doğuşuna yol açtı. Benedict, kültürlerin kendi yavaş gelişimleri içinde,
üyelerini belirli bir "psikolojik dizgeyi" kabule zorladığını ileri
sürüyordu; böylece insanlar gerçekliği çevresel öğelerden bağımsız olarak,
kültürün biçimlendirdiği çerçeve içinde yorumluyordu. Örneklerini geleneksel
diye nitelenen toplumlarda olduğu kadar modern toplumlardaki değer
sistemlerinde ya da kültürel "biçimlenişte" bulan kültür kişilik
ilişkisi, böylece yoğun bir araştırma konusu haline geldi.
Kültürel antropoloji bağımsız bir sosyal bilim olma yolunda hızla ilerlerken;
fiziksel antropoloji de insanın doğal çevresi içindeki yerini tanımlamak,
insanla öteki primatlar arasındaki farklılıkları belirlemek ve değişik insan
ırkları arasındaki fiziksel ayrımları sınıflandırmak yönünde araştırmalarını
sürdürdü. Danvin'in evrim kuramının 19. yüzyılın ikinci yarısında genel kabul
görmesi üzerine, fiziksel antropologlar insanın çok eski dönemlerini
anlayabilmek için arkeolog ve paleontologlarm buluntulanndan yararlanmaya
başladılar.
20. yüzyılın başında, ırklar oldukça kesin bir biçimde sınıflanmış, üst primatlar
arasındaki farklılıklann geniş bir dökümü yapılmıştı. 1900'de Gregor Mendel'in
genel genetik yasalarının yeniden keşfedilmesi ve AB O kan gruplarının
bulunması, tür içindeki evrim kavramına yeni bir anlam kazandırdı. 20. yüzyılın
sonlanna doğru fiziksel antropologlar fosillerden elde edilen verilerin
ışığında, insanın yaklaşık yarım milyon yıllık evriminin şemasını çıkartmayı
başardılar.
Çağdaş antropolojinin ilgi alanlarıyla yöntemleri fiziksel, biyolojik,
davranışçı ve toplumsal bilimlerin uzmanlıklarına giren geniş bir yelpazeye
yayılmıştır. Örneğin, arkeolojik buluntuların göreli yaşları, atom fiziğinin
geliştirdiği radyokarbon tarihleme yöntemiyle hesaplanmaktadır. Farklı
toplumların coğrafi kökenlerini ortaya çıkarma çalışmalannda, özellikle insan
kalıtımı üzerinde araştırma yapan biyologların geliştirdiği yöntemlerden
yararlanılır. Kan grubu araştırmalarında genetik tekniklerinin kullanılması
sonucu, örneğin Avrupalı çingenelerin Hindistan'dan geldiği ortaya çıkmıştır.
Çeşitli toplumlardaki aile ilişkilerini, ensest gibi konulardaki tabuları,
dinsel ve hukuksal uygulamaları anlamak isteyen antropologlar ise, psikoloji
bilgisinden, özellikle de psikanalitik kuramdan yararlanmıştır.
Günümüzde kültürel antropoloji bazı çetin sorunlarla karşı karşıyadır. Bu
sorunlar kurama ve uygulamaya ilişkin olmak üzere başlıca iki düzeyde ele
alınabilir. Her iki düzeydeki sorunların büyük bölümü de ideolojik
niteliklidir. Kuramsal açıdan, disiplinin tam bir iç tutarlılığa ulaştığını
söylemek güçtür. Kültürel antropoloji henüz tek bir kavramlar bütünü
oluşturamamıştır. Bir "kültür bilimi" ancak, antropologlar
etnosantrizmden arındıkları, kuramsal açıdan anlamlı, evrensel ve nesnel
kavramlar üretebildikleri zaman var olacaktır. Bütün toplum bilimleri için
geçerli olan bu sorunun kültürel antropoloji gibi ana amacı kültürler arası
karşılaştırma yapmak olan bir bilim dalı için ayrı bir önemi vardır.
Öte yandan çağdaş disiplinde alan araştırmasına verilen önem, çözümlenmek,
karşılaştırılmak, sınıflandırılmak ve yorumlanmak üzere bekleyen muazzam bir
veriler yığınına yol açmış, ama bu kez de verilerin sistemleştirilmesi ve
genelleştirilmesi güç-leşmiştir. Uygulamalı araştırmalara verilen önemin bir
başka sakıncası da, genç kültürel antropologlar kuşağını genel ve kuramsal
yaklaşımdan uzaklaştırması, böylelikle de disiplinin kendi gelişimini tehlikeye
atmasıdır.
Uygulamada karşılaşılan sorunların başında, kültürel antropolojinin geleneksel
araştırma nesnesinin, bir başka deyişle "ilkel" ya da
"geleneksel" kültürlerin giderek yok olması gelmektedir. Ama bu
konuda ideolojik öğe de önemlidir. İdeolojik öğe, hem araştırmayı yapan
antropolog için hem de araştırılan toplum için geçerlidir. Antropolojik
araştırma konusu olan toplumlar, bunu bir aşağılanma göstergesi olarak değerlendirebilir.
Gerçekten de Afrikalı aydınlar, başlıca ilgi alanı toplumların
"ilkelliği" olan bir bilim dalma karşı duydukları tepkiyi açıkça dile
getirmiştir.
Kültürel antropologun kendi açısından bakıldığında da ideolojik boyutun iki
yönü vardır. Antropolog hem parçası olduğu kültürün ideolojisinden kurtulmak
hem de araştırdığı toplumun ideolojisini anlamak ve tarafsızca açıklamak
zorundadır. Bu arada vardığı sonuçlar her iki tarafı da hoşnut etmeyebilir.
Antropolog, geleneğin önemini vurguladığı için "gerici" olarak
nitelenebileceği gibi, yaptığı araştırmaların sonuçları, sömürgeci devletler
tarafından, kendisinin onaylamadığı politikaların uygulanmasında
kullanılabilir.
Uygulamada karşılaşılan önemli bir sorun da araştırmalara ayrılan fonların
kısıtlı olmasıdır. Bu, daha kapsamlı araştırmaların yapılmasını
engellemektedir. Batılı olmayan kültürel antropologların yüz yüze geldikleri
bir sorun da, disiplinde egemen olan dil sorunudur. Başka bilim dallarında
olduğu gibi, antropolojide de Batı dillerinin egemen olması, Batılı olmayan
antropologların çalışmalarının sonuçlarını yaygınlaştırmakta güçlük çekmelerine
yol açmaktadır.
Bu sorunların tümü kültürel antropologların kendi içlerinde yoğun tartışma
konusudur. Uygulamalı Antropoloji Derneği, özellikle ideolojik boyutun sorun
olmaktan çıkmasını sağlayabilmek amacıyla, 1951 'de araştırmalarda uyulması
gereken bir etik çerçevesi oluşturmuş ve yayınlamıştır; ama beklenebileceği
gibi ikilem sürmektedir .
http://www.felsefe.gen.tr/antropolojinedir2.asp
0 yorum yazılmıştır