Bilimsel Bağnazlık : Hırıstiyanlık' ın Kökenleri
Cuma, Hazirane 15, 2007 tarihinde yazıldı.Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HIRİSTİYANLIK FELSEFESİ
Düşünce akımlarının temel
hatlarını çizdiğimiz İlkçağın bu son döneminde yeni bir din, yeni bir örgüt
olarak "Hıristiyanlık" ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık, kaynağı
yönünden, Roma'daki çeşitli hellenistik tapınmalardan biridir.
"M.Ö. tahminen I. yüzyılda hellenistik dinlerin Roma'da tutunmaya ve örgütlerini
kurmaya başladıklarını görmüştük. Ancak Doğu'dan gelen bu dinsel akımlar,
zamanla, Roma'nın resmi diniyle uyuşmazlığa düşmüştür. Çünkü Roma dini gittikçe
bir devlet dini durumuna gelmişti.
Bir hellenistik dine. bağlı olmak aynı zamanda resmi dinin çerçevesinde
kalmaya, imparatora karşı gerekli tapınmalarda bulunmaya bir engel
oluşturmuyordu. Romalıların birçok Tanrıların varlığını benimsemesi, çeşitli
dinlere aynı zamanda bağlı olmayı kolaylaştırıyordu. Ancak tüm hellenistik
dinlerin temelini, "ruhun ölümsüz olduğu" düşünüşü oluşturur.
İşte doğudan gelen dinlerin Roma'da kazandıkları büyük etkinliğin nedenini,
özellikle bu noktada, yani bireye ölmezliği vadetmelerinde aramak gerekir. Oysa
resmi Roma dini, bireylerin gelecekleri ile hiç ilgilenmeyen soğuk bir devlet
dini idi.
Hellenistik dinlerde ruhun ölümlü olmadığı düşüncesi, bir başka anlayışla da
ilgili bulunmaktadır. Bu dinlerde önce ölen sonra da "tekrar dirilen"
bir Allah kabul edilir; yani ilkin ölüme yenilen Allah'ın, sonradan ölümü
yendiğine inanılır. Böyle bir Allah'a inanan bir kişiye, belli törenlerden
geçtikten sonra, bu Allah'ın sonuna katılacağı, tıpkı onun gibi yeniden
dirileceği vadedilir. İşte tüm hellenistik dinler için ortak olan bu görüşler, ilk
Hıristiyanlığın da karakteristiğini oluşturur.
İlk Hıristiyanlığın başlangıcında iki ana fikir ile karşılaşıyoruz: Önce ölümün
nedenini "günah"ta aramak gerekir. Çünkü insanlar günah işlemekle
Allah'tan uzaklaşmış, bu nedenle alın yazısına (kadere) katılamaz olmuş ve
ölüme mahkûm edilmiştir. İnsanın ölümden kurtulabilmesi için günah işlememesi
gerekir.
Ne var ki insan yalnızca kendi olanaklarıyla ya da yalnızca kendi gücüyle
günahtan uzak duramaz. İnsanın günahtan kurtulması için, Allah'ın
"şefaat" (bağışlanma) edip onu günahtan kurtarması gerekir. Böylece
Hıristiyanlığın ikinci ana fikrine gelmiş oluyoruz: Allah "Îsa"nın
varlığında insan şekline girmiştir. Allah bir büyük kahraman, bir büyük
imparator şeklinde görünmemiş, aksine aşağılanan, yoksul ve zavallı bir insan
biçiminde görünmüş (tecelli etmiş)tür.
Bu zavallı insan biçiminde Allah, pek çok hakaretlere uğramış, sonunda çarmıha
gerilerek ölen bir insan olarak kendi ölümünü algılamıştır. Fakat ölümünden üç
gün sonra yeniden dirilmesiyle, Allah ölmezliğini kanıtlamıştır. İşte önce ölen
sonra yeniden dirilen bu Allah'ın alın yazısına (mukadderatına) katılan bir
insan, aynı onun gibi, ölümden sonra yeniden dirilecektir.
Bu görüşleri ile, öteki hellenistik dinlerle ortak düşünmekte olan
Hıristiyanlığın, onlardan "ayrılan" yanları vardır. Hıristiyanlık
öteki hellenistik tapınmalardan, Allah'ın büyük bir kişi varlığında değil de,
İsa gibi "zavallı bir insan "da görünmesi (tecelli etmesi) ile
ayrılır. Bu düşünce Hıristiyanlığın geniş biçimde yayılması için can alıcı bir
nokta olmuştur. Bu görüş yardımıyla Hıristiyanlık, İlkçağın son dönemlerinde
büyük ölçüde var olan "işçi" sınıflarının dini olmak imkânını
bulmuştur.
Hıristiyanlığı öteki hellenistik tapınmalardan ayıran ikinci nokta, aslında
yahudilikten alınmış olan, "ölümün günahın bir sonucu olduğu"
düşüncesidir. Evrenin iyi ve kötü güçlerin bir savaş alanı olduğu, kötülüğün
Allah'a karşı gelmekten doğduğu düşüncesine Hıristiyanlık öncesi dönemlerde de
rastlandığını biliyoruz. Nitekim Yeni Eflâtunculuk iyi ile kötüyü karşı karşıya
getirmiş, iyi ve kötüyü Allah ile hiçliğin bir karşıtlığı olarak düşünmüştür.
Hıristiyanlık ise savaşın "Allah" ile "Şeytan" arasında
geçtiğini kabul eder.
Hıristiyanlığı öteki hellenistik dinlerden ayıran üçüncü nokta, kökü yine
Yahudilikte olan, Hıristiyanlığa bağlı bir kişinin "başka bir dine girme
yasağı"dır. Yahudilik, İlkçağda inananları yalnızca kendisine bağlamak
isteyen tek dindir. Yahudilik öteki dinlerin Tanrılarını bir "put"
olarak görür.
Başka bir deyişle: Yahudilik İlkçağda inananlarından yalnız Yahudi Allah'ına
tapılmasını isteyen, onların başka Tanrılara inanmalarını yasaklayan tek
"tekelci din"dir. Yahudilik, cemaati sınırlı olan ve inananlarına
belli üstünlükler tanıyan dar bir dindir. Küçük bir cemaate dayanan bu din,
misyonerlik yapmaya, yani Yahudiliğe yeni insanlar kazandırmaya girişmemiştir.
Oysa Hıristiyanlık başlangıcından itibaren "misyonerlik" yapan bir
dindir.
Hıristiyanlık, aynı Yahudilik gibi, inananlarının başka Tanrılara tapınmalarını
kesinlikle yasaklar. Bu yasağın resmî Roma dinini de kapsadığı, Hıristiyanların
imparatora tapınmalarını yasakladığı açıktır. Sonraları büyük bir sorun olan
Roma devleti ile Hıristiyanlık arasındaki çekişmenin kaynağını bu
"Yasak"ta aramak gerekir.
Roma dininin son zamanlarında imparatora tapınma gittikçe artan bir önem
kazanmış, böylece bu din, devleti, imparatorun kişiliğinde Allahlaştıran bir
"imparator dini" durumuna gelmiştir. Oysa Hıristiyanlık, kendi
Allah'ı konusundaki tekelciliği yüzünden, imparatora tapınma ve kurbanlar
sunmayı başından beri yasaklamıştır.
İki din arasındaki bu görüş ayrılığı, Roma devleti ile Hıristiyanlığın
anlaşmazlığa düşmesine ve bunun sonunda Hıristiyanlarla ilgili
"kovuşturma" yapılmasına yol açmıştır. Ancak bu uygulama Hıristiyanlığı
zayıflatacağı yerde büsbütün güçlendirmiştir. Çünkü pekçok inatçı din
mazlumlarının ortaya çıkmasına neden olan bu uygulama sonunda, Hıristiyanlık
direnç kazanmaya ve değerini, önemini kanıtlamaya fırsat bulmuştur.
Önemli olan, bu uygulama sonunda Hıristiyanlığın sağlam ve köklü bir
"örgütlenme" yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Oysa öteki hellenistik
dinlerden hiçbiri bir kilise, bir ümmet örgütü oluşturamamıştır. Hıristiyanlık
inananlarını cemaatler halinde örgütlemekle sanki devlet için de devlet gibi
bir güce kavuşmuştur. Yeni dinin tümüyle bağımsız örgütü, devletin kendisine
karşı çıkmasına neden olmuştur.
Hıristiyanlığın örgütlenmesinin güçlendiği bu dönemde, Roma devlet örgütü
gücünü yitirmeye başlamış bulunuyordu. Varlığını sürdürebilmek için ağır
girişimlerde bulunmak zorunda kalan imparatorluğun siyasal örgütü, birlik ve
beraberliğinden çok şey yitirmişti.
Roma devletinin çözülme döneminde Hıristiyanlık, günden güne büyüyen bir güç
olarak belirmiştir. Sonuç olarak öyle bir an gelmiştir ki, Roma imparatorları
Hıristiyanlık örgütüyle boğuşmaktan cayarak, bu örgüte yaslanma gereği
duymuştur. Nitekim Hıristiyanlar konusunda en şiddetli ve en son uygulamayı
yapan Diocletion'ın takipçisi (halefi) olan Konstantin, 300 yıllarında
Hıristiyanların izlenmesine ait tüm yasakları kaldırmak ve Hıristiyanlığı
resmen tanımak zorunda kalmıştır. Konstantin'in takipçisi Julianus Yeni
Eflâtunculuğa dayanarak Roma dinini yeniden canlandırmak istemişse de, bu
girişiminde, bilineceği gibi, başarılı olamamıştır.
Yeni dinde "yayıncılık" dikkat çekici olmuştur. Hıristiyanlık
çerçevesinde yapılan ilk yayının henüz felsefe ile ilgisi yoktur. İlk
Hıristiyan eserleri "dört incil" kadrosu içinde yazılmış olup,
aslında İsa'nın yaşam ve düşüncelerini açıklar. Birincisi İsa'nın ölümünden 30,
dördüncüsü 90 yıl sonra yazılmış olan dört incil, kuşkusuz, İsa'nın
düşüncelerini gerçekçi biçimde ele almayan, daha çok İsa'nın kişiliğine ve
doktrinine duyulan inançtan kaynaklanan eserlerdir."
0 yorum yazılmıştır