Hermetik Kavramlar : Mistizmin libidosu
Cuma, Hazirane 15, 2007 tarihinde yazıldı.Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Bundan dolayı
öncelikle yanıtı aranacak soru belirlenmelidir: hermeneutik nedir? Bu soruya
verilecek en basit cevap, hermeneutiğin verstehen, yani anlama kavramına
açıklık kazandırmaya çalışan bir düşünme ya da felsefi düşünme geleneği
olduğudur. "Bir şiir, bir kanun metni, bir insan fıili, bir dil, veya bir
yabancı kültür, ya da insanın kendi kendisi olsun, herhangi bir şeyi anlamak
nedir? Güçlük, bunun tamamen tutarlı bir soru olmamasından; ya da daha doğrusu,
anlama sorununun birçok farklı bağlamda ortaya çıkmasından ve kimisi bir
diğeriyle neredeyse hiç uyuşmayan bir- çok entelektüel disiplinde uygulamasının
olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle sorunun nasıl çerçeveleneceği, başlı
başına bir sorudur" (Bruns 2001: s.15-16). Hermeneutik kavramı ne anlama
gelmektedir, neyi ifade etmektedir, önce bunun üzerinde durulması, söz konusu
sorunun cevabını aramada ilk adım olacaktır. Bu konuda çağımızın hermeneutik
felsefesinin önemli temsilcilerinden Gadamer 'in açıklamalarına göz atmak
yerinde olur: "Hermeneutik, hermeneuien sanatı, yani bildirme, haber
verme, çeviri yapma, açıklama ve açımlama sanatıdır. Tanrıların
habercisi/mesajcısı/elçisi Hermes tanrıların mesajlarını ölümlülere iletir. Ne
var ki onun bildirdikleri hiç de tanrıların mesajlarının dümdüz bir aktarımı
değildir; tanrısal buyrukların birer açıklamasıdır. Öyle ki Hermes bunları
ölümlülerin diline, onların anlayabilecekleri şekilde çevirir. Hermeneutik
etkinliği daima bir başka "dünya"ya ait bir anlam bağlamını o an
içinde yaşanılan dünyaya aktarma/çevirme etkinliği olmuştur. Bu,
"düşüncenin ifade edilmesi/bildirilmesi" olarak hermeneuia'nın esas
anlamı için de geçerlidir. Zaten "ifade" kavramının kendisi,
dışavurma, açıklama ve çeviriyi içerecek şekilde çok anlamlı bir kavramdır.
Aristoteles 'in "Organon"unun peri hermenias adlı bölümü, ne var ki,
hermeneutikle ilgili değildir. Bu bölümde hermeneutik terimi, apofantik
yargıların (olumlu ve olumsuz önermeler) mantıksal yapısını ve logos'un
doğruluk gözetilmeyen kullanımlarını araştıran bir mantıksal gramer türünü
adlandırmak için kullanılır. Platon 'a göre sanat olarak hermeneutik,
düşüncelerin ifade edilmesiyle değil, bir kral buyruğunun, bir tanrısal
iradenin açımlanmasıyla ilgilenir. Hermeneutik, "Yasalar"da,
tanrıların iradelerini, hem haber hem de kendilerine itaat edilmesi gereken
buyruklar olarak bir çift anlam içinde açıklayan sanat olarak anılır. Geç
Grekçede hermeneuia, çok açık şekilde, "bilgece açıklama" ve
hermeneios "açıklayan", "çeviren" olarak geçer. Böylece
hermeneuia "sanat"ı, yani hermeneutik, kutsal sefere ait olanın,
özellikle kutsal ve otoritatif iradenin, ölümlüye, yani dinleyene uygun şekilde
açıklanması etkinliği olmuştur. Hermeneutiğin bu anlamı günümüzün epistemolojik
bilinci içerisinde tabii ki artık yaşamamaktadır. Bugün hermeneutikten söz
ettiğimiz her durumda bu terimi Yeniçağın bilim geleneğiyle bağıntılı olarak
kullanıyoruz. Gerçekten de hermeneutiğin Yeniçağdaki gelişimi, modern bilim ve
modern yöntem kavramının ortaya çıkışı ve gelişimiyle koşutluk gösterir
(Gadamer 1995: s. 11-12).
ANTİKÇAĞDAN 19. YÜZYILA HERMENEUTİK
Antik hermeneutiğin merkezinde oldukça eski bir problem yer almaktadır:
alegorik yorumlama problemi. "Hyponoia” (art veya üst anlam) , allegorik
yorumlamanın anahtar sözcüğüdür. Burada amaç, sözel ve sıradan anlamın ardında
veya üstünde bulunduğu varsayılan esas anlamı ortaya çıkarmaktır. Eskiçağda
sofistik olarak anılan disiplinin işi, tam da bu olmuştur. Sofıstikte, bir
kahramanlar toplumunu anlatan Homeros'un destanlarındaki değer dünyasına bağlı
kalınmıştır" (Gadamer 1995: s. 12-13).
Gadamer 'e göre, "O zaman efsanelerin alegoriye dayanan yorumu , tanrısal
bilgiye daha uygun, daha yüksek bir anlamı keşfetmekten ibaretti. Kabul
edilemez ve saçma bir anlamla karşılaşıldığında, bundan alegorik, yani olağan
anlamın dışında bir anlamın bulunması gerektiği sonucu çıkarılıyordu. Fakat,
dış anlamın ötesine giden bu farklı anlam neden ibaretti? Dış anlamı iptal
ettiğimiz zaman keyfiliğe düşmeyecek miydik? Bu soruların dile getirdiği
tehlikelerden kaçınmak zor olsa da, alegorik yorumcular, daha derin bir anlamı
ortaya çıkarabilmek için, dış anlamdan hareket etmek gerektiğini söylemekte
ısrar ediyorlardı. Dış anlam ve derin anlam arasında az veya çok, belki bir
ölçüde keyfıliğe kaçan uygunluk vasıtaları bu amaca göre düzenlenmişti. (...)
Alegorinin önceleri bir yorum ya da açıklama süreci değil de, bir söylem biçimi
olması hayli ilginçtir. Stoacıların iç söz ve dış söz arasındaki ayrımı,
retorikteki dış anlam ve derin anlam kavramlarını hazırlamıştır. Buna göre açıkça
dile getirilen söylem kendi kendine yeterli değildir; o sadece işareti olduğu
başka bir şeyi gösterir. Yorumun ve anlamanın amacı, bizzat kelimenin kendisi
değil; daima iç logostur. Söz, logosun sınırlı olduğunu tanımaya ve bu sınırlı
çerçeveyi aşmaya bizi davet eder" (Gadamer 1995: s. 25).
Görüldüğü gibi retorik ve hermeneutik arasında bir ilişki de söz konusudur. Bu
konuda Dilthey şunları söylemektedir: "Şairlerin eserlerinin ustalıklı
şekilde açımlanması sanatı (hermeneia), Grek ülkesinde öğretim ihtiyacından
doğmuştur. Homeros ve diğer şairlerin yorumlanmasına ve eleştirisine dayanan
zarif, esprili sahne oyunu, Grek aydınlanma çağında Grekçe konuşulan her yerde
sevilip rağbet görmüştür. Sofıstlerde ve Retorik Okulu'nda bu açımlama sanatı
ile retorik arasında bağ kurulduktan sonra, daha sağlam bir temel ortaya çıktı.
Çünkü bu açımlama sanatının içine, retoriğe uygulanmış bir hâlde, yazılı
eserlerin kompozisyonu üzerine daha genel bir öğreti sokulmuş oluyordu".
Dilthey'a göre, Açımlama sanatı ve bu sanatın kuralları, İskenderiye fılolojisi
içinde bir ikinci adım attı. Grek ülkesinin yazınsal mirası kitaplıklarda
toplandı, metin eleştirileri yapıldı ve eleştirel göstergeler hakkında
geliştirilmiş ustalıklı bir sisteme dayanarak gerçekleştirilen metinlere
yönelik eleştirel çalışmayla elde edilen sonuçlar kayıt altına alındı. Sahte
metinler ayıklandı, mevcut tüm metinlerin konulara göre kataloğu çıkarıldı.
Metin eleştirisinin, yüksek eleştirinin ve değerlendirmenin dinsel anlama
üzerinde temellendirilmiş sanatı olarak fıloloji, Grek tininin son ve özgül
yaratımlarından biri olarak, insana özgü bir şey olarak konuşmayı ve dili
incelemeye doğru güçlü bir hareketlilik vardı" (Dilthey 1999: s. 91-92).
Antik Yunan kültürü içinde ortaya çıkan hermeneutik, bir açımlama ve yorumlama
sanatı/yöntemi olarak, düşünce ve kültür tarihinin sonraki evrelerinde de
karşımıza çıkmaktadır. "Hermeneutik'in eski Yunandaki ilk ortaya
çıkışından ve daha sonra İskenderiyeli filologlarca işlendiği biçimiyle yazın
yapıtlarına ve elde kalan eski metinlere yönelik bir yorum sanatı ve tekniği
olarak belirlendiğini görüyoruz. Bu sanatın bilimsel bir kimliğe bürünmesi
ilkin Ortaçağın sonunda Protestanlık akımı çerçevesinde gerçekleşiyor; ancak bu
dönemde yorumbilgisinin (hermeneutik) salt dinsel bir işlenişi var, kutsal
kitabın yorumlanmasında göz önünde bulundurulacak, bu kitabın içeriği ve
biçimiyle ilgili tartışmalarda baş vurulacak kuralların tümü bu ad altında
toplanıyor. Kısacası bu dönemde tanrıbilimsel bir yorum sanatının ilk bilimsel
temellerinin atıldığını görüyoruz" (Sözer 1981: s.27). Kutsal kitapların
yorumlanması ve açımlanması çabalarıyla gelişen teolojik hermeneutik'in ayırt
edici özellikleri nelerdir? Bunları saptamaya çalışalım. "Teolojik
hermeneutik, kutsal yazıların doğru açımlanması sanatıdır. Bu sanat, Kilise
Babalan (Patristik) döneminde, özellikle Augustinus 'un De doktrina christiana
(Hristiyanlık Öğretisi) adlı eseriyle birlikte yöntemsel bir bilinç
kazanmıştır. Augustinus'la Hristiyan dogmatiği, görev olarak, Eski Ahit'te
(Tevrat) kutsal tarih olarak vahyedilmiş olan Yahudi hâlkının özgül tarihi ile
İsa'nın Yeni Ahit'teki (İncil) evrensel vahyi arasında ortaya çıkan uyuşmazlık
ve gerilimi gidermeyi üstlenir. Hermeneutik bu görevin yerine getirilmesinde
yardımcı olmalı, hatta çözüm getirmelidir. Augustinus , hermeneutiği
kullanarak, De doktrina christiana'da, Yeni Platoncu düşüncelerden de
yararlanarak, düşüncenin, kutsal metinlerdeki sözel (lafzi, literal) ve sıradan
anlamdan tinsel anlama yükselmesi gerektiğini öğretir" (Gadamer 1995: s.
12). Diğer bazı düşünürlerin de iki farklı anlam arasında ayrım yaptıklarını
saptamak mümkündür. "Philon, Clemens ve Origenes , kutsal metinlerdeki
yüksek tinsel (pneumatik) anlamı, basit sözel (lafzî) anlamdan ayırmışlardır.
Bilindiği gibi İsa fakir hâlk arasında yaşamış, getirdiği dinin ilkelerini de
günlük yaşamın basit olaylarına dayanan fıkralarla (parabola) hâlkın
anlayabileceği şekilde açıklamıştı. Kendisinden sonra Hristiyanlar, bu
fıkraların ve basit anlatımın ardında mecazî (alegorik) bir anlam bulunduğuna
inandılar. Hristiyan açımlamacılar (müfessirler) için amaç, kutsal metinlerdeki
basit sözel anlam ile yüksek tinsel anlamı ortaya çıkarabilmekti. Özellikle
Origenes , bu konudaki çalışmalarıyla (kendisinden sonra gelen Augustinus 'la
birlikte) Hristiyan teolojik hermeneutiğinin kurucusu sayılır" (Dilthey
1999: s.95). Teolojik hermeneutiğin doğuşunda rol oynayan en önemli etkenlerden
biri, iki Ahit arasındaki ilişkiler konusudur. Yorumlar Çatışması adlı eserinde
P. Ricour bu konuda şunları söyler: "Bu mesele ilk Hristiyan nesilleri
için çok ciddi olarak uğraştırmış ve Reform'a kadar sahnenin önünü işgal
etmiştir. İlk zamanlarda kelimenin Hristiyan anlamında teolojik bir alegori
problemi ortaya atılmıştı; yani Yeni Ahit'in Eski Ahit'in yerine geçip
geçemeyeceği tartışılmıştı. Sonuçta Mesih'in, bütün Yahudi metinlerin anlamını
tamamlamak ve açıklamak için geldiği, onları yorumladığı, dolayısıyla onlarla
hermeneutik bir ilişki içinde olduğu kabul edildi. Böylece Mesih olayı, yorumlanacak
bir şey olmadan önce, önceki yazıyı yorumlayan oldu" (Akt.Özcan 1998:
s.24). Hermeneutik, Reformasyonda kutsal yazıların kendilerine dönme
hareketiyle birlikte yeni bir ivme kazanmıştır. Reformcular Kilise öğretisi
geleneğiyle polemiğe girmişler ve kutsal metinleri hermeneutik yöntemle ele
almışlardır. Özellikle alegorik yöntem bir yana bırakılmıştır. Böylece nesnel,
konuya doğrudan yönelen, her türlü öznel keyfılikten arınmış olmak isteyen yeni
bir yöntem bilinci yeşermiştir. Fakat merkezcil motif normatif kalmıştır.
Yeniçağın teolojik veya hümanistik hermeneutiğinde, özgül ölçütü yeniden elde
etmek üzere, kutsal metinlerin örtük veya ikame anlamı araştırılmış ve bu anlam
yeniden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bundan amaç, Kilise geleneğinin ve Skolastiğin
Latincesiyle çarpıtılmış olan esas anlamı ortaya çıkarmaktır (Gadamer 1999:
s.13).
Dilthey , Rönesans'tan itibaren hermeneutikte meydana gelen bazı değişmelerden
söz eder: "Açımlama ve açıklamaya kurallar koyma etkinliği, Rönesans'tan
beri yeni bir aşamaya girmiştir. Bu yeni aşama, klasik Eskiçağdan ve Hristiyan
Eskiçağından, dil, yaşam koşulları ve ulusallık bakımlarından ayrılıyordu. Öyle
ki burada açımlama, bir zamanlar Roma'daki uygulanımına karşıt bir şey hâline
gelmiş, bir yabancı (diğer) tinsel yaşama gramatik, konuya yönelik ve tarihsel
araştırmalar aracılığıyla ve transpozisyon yoluyla nüfuz etme olmuştu. Ve bu
yeni fıloloji, polimati ve eleştiri, çoğu kez sadece ikinci elden bilgiler ve
fragmanlarla çalışabildi. Öyle ki o yeni bir şekilde yaratıcı ve konstrüktif
olmak zorundaydı. Böylelikle fıloloji, hermeneutik ve eleştiri, daha yüksek bir
basamağa çıktı. Son dört yüzyıldır gitgide zenginleşen bir hermeneutik yazını
mevcuttur. Bu aşamada iki değişik akım oluşmuştur: Klasik metinler ve İncil
metinleri, özümsenmeye çalışılan iki büyük güçtü. Bununla birlikte
hermeneutiğin nihaî inşâsını İncil'in açımlanması çabalarına borçluyuz. Bu
konudaki yazıların en önemlisi ve belki de hermeneutiğin nihaî inşâsı
bakımından en derin temellere ineni, Flacius'un Clavis (Anahtar, 1567) adlı
eseri olmuştur" (Dilthey 1999: s.96-97).
Hermeneutik daima, tekil tarihsel varoluşun anlaşılmasını bilimin acil sorunu
kılan bir büyük tarihsel hareketin baskısı altında dikkat çekmiş, gündeme gelip
geçerlik kazanmış, fakat sonra yeniden karanlıklar içerisinde kaybolup
gitmiştir. 16. ve 17. yüzyıllardaki İncil'in Protestanlık yönünden açımlanması
bir yaşamsal sorun hâline geldiği sırada, 18. yüzyıldan 19. yüzyıla geçiş
yıllarında Schleiermacher, Schlegel, Humboldt ve diğerleri
psikolojik/tarihselci görüşten hareketle klasik ve İncilci hermeneutiğin dar
kalıplarını kırmaya çalışırlarken ve nihayet 19. yüzyıl ortalarından sonra
modern doğa biliminin ve tekniğin gelişmesiyle ve bunların "bilim"
kavramına yeni bir konum vermeleriyle birlikte anlamanın kendisi bir felsefi
probleme dönüşürken; hep böyle olmuştur" (Riedel 1995: s.53).
Özellikle Yeniçağla birlikte hermeneutiğin "hukuksal" ve
"teolojik" hermeneutik olarak gelişmesi söz konusudur. Yukarıda da
değinildiği gibi, "Protestanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte, özellikle
Luther döneminde Melanchton'la birlikte büyük bir hermeneutik etkinlik ortaya
çıkıyor. Melonchton'da yeni bir yorumlama, Hıristiyanlığı İncil'e dönerek
yeniden yorumlama gibi bir ihtiyaç kendini gösteriyor. "16. ve 17.
yüzyıllarda İncil'in Protestanlık yönünden açımlanması" bir kuramsal sorun
hâline geldiği sırada, işte Melanchton'un bu çabalarını hatırlamak gerekir. 18.
yüzyıldan 19. yüzyıla geçiş yıllarında Schleiermacher, Schlegel, Humboldt ve
diğerleri İncil'i özellikle fılolojik temelli bir inceleme konusu yapıyorlar ve
bildiğimiz üzere Schleiermacher fıloloji örneğinden hareketle bir romantik
hermeneutik sunuyor bize. Zaten Schleiermacher ile birlikte hermeneutiğin bir
genel felsefe hâline geldiğini de az çok biliyoruz" (Özlem 1994: s.81)
2. SCHLEIERMACHER VE ROMANTİK
HERMENEUTİK
İlk kez Schleiermacher, F. Shlegel 'in etkisiyle, hermeneutiği evrensel bir
anlama ve açımlama öğretisi hâline getirmeyi denemiş ve onu tüm dogmatik ve
vesileci yönlerinden çözmeye gayret etmiştir. Böylece hermeneutikte metnin esas
alınan normatif anlamı arka plana çekilmiştir. Anlama, metnin dehâlar-arasılık
temelinde "üretken tekrar"ıdır. Böylece Schleiermacher bir metafızik
kavrayıştan hareketle, yaşamanın tekilleştirici bir ilgi ile anlaşılması
gerektiğini savunmuştur. Bu öğretide dil'in rolü ön plana çıkmış ve yazılı
esere bağımlı kalan fılolojik yorumlamanın sınırları aşılmak istenmiştir.
Schleiermacher 'in hermeneutiği, konuşma, insanların birbirini anlaması zemininde
temellendirmesi, hermeneutiğe yeni bir derinlik kazandırmıştır. Öyle ki bu
arada bir tin bilimleri sisteminin dayanması gereken temeller de ortaya
konulmuş oluyordu. Artık hermeneutik, tüm tarihsel bilimlerin temellerinde
yatan zemindi; sadece teolojinin değil. O ana kadar teologlar ve fılologlar,
hermeneutiği, sadece metnin dogmatik anlamını ortaya çıkarmada araç olarak
kullanıyordu. Oysa Schleiermacher 'le birlikte tarihselcilik'e giden yol
açılmıştı (Gadamer 1995: s.14=15). Felsefi heırmeneutiği ilk kez İncil
yorumunda ortaya koymuş olan "Schleiermacher için bir anlam verme sanatı
olarak hermeneutik'in başvurduğu anlama yöntemi, evrensel bir yöntem olarak,
tüm tinsel yaratılan, düşünce ürünlerini, bu yaratı ve üıünleri onların
yapıcıları ile özdeşleştirerek ve bu arada kendimizi de onlarla özdeşleştirerek
yeniden zihnimizde kurma yöntemidir. Bu yöntemle ele alınacak olan yazılı
metinler, aslındâ dilse1 ürünlerdir ve dil, bireyin olduğu kadar, toplumun da
evreni anlamlandırma ortamıdır. Yani birey de, toplum da, her tarihsel çağda,
sözcüklere yüklenen ortak anlamlar aracılığıyla evreni kavrarlar. Öyle ki, dil
bu hâliyle anlamların taşıyıcısıdır. Böyle olduğu içindir ki, dil aynı zamanda
her tarihsel çağda insanların evreni .nasıl kavradıklarını hermeneutik yoldan
yorumlamamızı sağlayan ortam olarak, tarihin de taşıyıcısıdır. Öyle ki,
"Her tarihsel yapıt belli bir tarihtir" (Özlem 2001: s.246).
Hermeneutik Schleiermacher için dilin bulunduğu her yerde söz konusu olan bir
anlama sanatıdır. Hermeneutik hem tek tek dil bağlamları hem de bütün olarak
dil'e değin bir anlama sanatı diye düşünülebilir. Bu bakımdan "anlama
sanatı olarak Hermeneutik bir başına değil, pek çok özel Hermeneutik ile
vardır". Schleiermacher tek tek Hermeneutikler yanında onların hepsinin yasallığına
ilişkin bir genel hermeneutik'in gerektiğini savunur. Ne var ki, "Genel
hermeneutik'in sınırlarını çizmek zordur". Burada yapılacak en önemli iş
hermeneutik'in yasallığının bulunup belirlenmesidir" (Erde li 1991:
s.266-267). Hermeneutik, Schleiermacher 'e kadar, en iyi hâliyle; bir genel
geçer açımlama sanatına ulaşmak amacıyla tekil kuralların bir araya
getirilmesiyle inşâ edilmiş bir kurallar binasıydı. Bu bina,
gramatik/dilbilimsel, tarihsel, estetik/retorik ve nesnel/olgusal açımlama
tarzlarının açımlama süreci içinde birlikte etkili oldukları işlevleri
barındırıyordu. Ve hermeneutik, yüzyılların fılolojik virtüözlüğündan çıkmıştı
ve artık bu işlevlerin kendilerine dayandığı kuralların da bilgisi olmuştu.
Schleiermacher bu kuralların arkasına, anlamın analizine, anlamayla amaçlanan
bilginin kendisine yöneldi; ve o genel geçer açımlamanın, onun yardımcı
araçlarının, sınırlarının ve kurallarının imkanını , anlamanın özüne ilişkin bu
bilgiden türetti. Fakat o anlamayı, sadece yazılı eserler üretme süreciyle
kendisinin kurduğu canlı ilişki içinde, bir yenidenkurma, yeniden-konstrükte
etme olarak analiz edebilirdi. O, yaşamayı etkileyen bir yazılı eserin meydana
çıktığı yaratma sürecini kendinde hissetmeyi, sezmeyi ve kavramayı, şu diğer
sürecin bilgisi için, yani bir eserin bütününü yazılı işaretlerden ve
yaratıcının niyet ve düşünce tarzından hareketle anlamak istediğimiz diğer
sürecin bilgisi için gerekli koşul saydı (Dilthey 1999: s.101-102). Bilindiği
gibi, Schleiermacher , "metin yorumunun bütün-parça ilişkisine dayanarak
yapılmasını öneriyordu. Her metin parçalardan oluşmuş bir bütündür; parçadan
yola çıkarak bütünü anlamak gerekir. Fakat aynı anda parçayı anlamak için de
bütünden hareket etmek gerekir. Schleiermacher parça ile bütün arasındaki bu
karşılıklı gidip gelmeye "yorumsal döngü" adını veriyordu. İlk
döneminde Dilthey, metin incelemesine ilişkin bu hermeneutik yöntemi, yaşamayı,
tarihi anlamak için de bir model olarak önermiştir" (Özlem 1994b: s.197).
3. DILTHEY VE TİN BİLİMLERİNİN YÖNTEMİ
OLARAK HERMENEUTİK
Schleiermacher 'den sonra Wilhelm Dilthey (1883-1911), tin bilimlerini
temellendirme girişimi sırasında, bu bilimleri "yaşama" kavramından
hareket eden anlamacı bîlimler olarak konumlamıştır. Ona göre, anlama yöntemi,
bir anlamacı psikolojinin yöntemi olabilirdi ve tin bilimleri yaşama ancak
böyle bir yöntemle eğilebilirlerdi. Tin bilimleri için bu konuda başlıca yöntem
ise, Dilthey 'a göre hermeneutik anlama yöntemidir. Tin bilimleri dilsel
ürünler olarak yazılı metinleri önce bir fılolojik anlam eleştirisinden
geçirecekler, daha sonra da sözcüklerin belli bir dönem ya da çağ için
yüklendikleri tinsel anlamlan ortaya çıkaracaklardı. Çünkü yazılı yapıtların
sözel anlamını bir fılolojik anlama ile ortaya çıkarmak yeterli olmaz. Bu nedenle
onların bir de belli bir dönem ya da çağın sahip olduğu tinsel yaşam altında
yüklendikleri tinsel anlam da aydınlatılmalıdır ve ancak bu anlamlar sayesinde
o dönem ya da çağa egemen olan tinsellik kavranabilir. Ama Dilthey'a göre, bu
anlamlar, ancak bizim bugünkü tinsel donanımımız altında
çözümlenebildiklerinden, geçmişi ancak göreli olarak anlayabiliriz" (Özlem
200: s.247-248). Dilthey 'ın deyimiyle, "İnsanları anlamak isteriz. Bütün
diğer nesneleri/şeyleri göz önünde bulundurduğumuzda açıklamayla ilgileniriz;
insanlara baktığımızda ise, anlamaya çalışırız.(...) Doğal süreçleri
anlayamayız. Biz fıziksel bir gücün etkisinin farkında oluruz, ama doğanın
gücünü bilemeyiz. Bu, moral dünya alanında farklıdır. Burada her şeyi
anlarız" (Dilthey 1996: s.229). Dilthey anlamayı şöyle tanımlar:
"Duyulara dıştan verili olan işaretler aracılığıyla içsel gerçekliğin
bilinmesini sağlayan bu yönteme, ANLAMA diyoruz. Bu günlük dilde (de)
kullanılan bir terimdir. Ve pek ihtiyaç duyduğumuz sağlam bir psikoloji terminolojisi,
ancak, sıkı sıkıya geliştirilmiş, açık ve kullanışlı bir şekilde sınırları
çizilmiş bir terimin tüm yazarlar tarafından aynı şekilde sebatla
kullanılmasıyla yerleşebilir. Doğanın anlaşılması, inteıpretatio naturae,
mecazî bir terimdir. Hatta özel hâllerimizin kavranılışını da biz pek uygunsuz
bir şekilde anlama olarak gösteririz. Pek tabii bir şekilde şöyle şeyler
söylerim: Anlamıyorum, nasıl böyle yapabildim; kendimi bile artık anlamıyorum.
Oysa bunlarla ben, varlığımın duyusal dünya içindeki görünüşü üzerine bir
ifadede bulunuyor, sanki karşımda bir yabancının duyusal dünyası bana açılmış
da onu ifade etmek veya bir başka durumda kendime bir yabancı gibi bakakalmış
bir hâle düştüğümü söylemek istiyorumdur. Bunlara dayanarak, anlamayı, duyusal
olarak verili işaretlerden hareketle; ifadesi bizzat bu işaretlerden ibaret bir
şey olarak psişik olanı tanıdığımız süreç diye adlandırıyoruz (Dilthey 1999: s.
86-87). Dilthey 'a göre, "bu anlama, bir çocuğun algılamasını anlamaktan
Shakespeare'in Hamlet'ini veya Kant'ın Salt Aklın Eleştirisi'ni anlamaya kadar
uzanır. Taşlarda, mermerde, müzikal biçim verilmiş seslerde, jestlerde,
sözcüklerde ve yazılarda, eylemlerde, ekonomik düzenlerde ve anayasalarda, aynı
insan tini bizimle konuşur ve bunlar açımlanmayı/yorumlanmayı beklemektedirler.
Ve muhakkak ki anlama süreci, bu bilgi türünün ortak koşul ve araçlarıyla
belirlendiği kadarıyla, her yerde ortak niteliklere sahiptir. O, bu temel
elemanlar içinde hep aynı şekildedir. Örneğin Leonardo'yu anlamak istersem,
burada eylemlerin, tabloların, resimlerin ve yazılı eserlerin topluca ve
muhakkak ki türdeş, birlikli bir süreç içinde yorumlanması etkili
olacaktır" (Dilthey 1999: s.87-88). Dilthey , "sürekli olarak
sabitleşmiş yaşam görünüşlerini ustalıklı anlamaya, açımlama veya
yorumlama" denildiğini belirtir. Ona göre, "Yazılı eserlerin tinsel
yaşamı ve tarihi anlamamız bakımından ölçüye gelmez derecedeki büyük önemi,
insanın içselliğinin kuşatımlı, kapsayıcı ve objektif olarak anlaşılır ifade
kalıbının sadece dilde bulunmasında yatar. Bu nedenledir ki, anlama sanatı,
kendi merkez noktasını, insan varoluşunun yazıya geçmiş terekesininlkalıtının
açımlanması veya yorumlanmasında bulur" (Dilthey 1999: s.88-89). Dilthey
hermeneutiği tarih ve kültür dünyasının anlaşılmasında/ yorumlanmasında bir
yöntem olarak görmekte ve tin bilimlerinin başlıca yöntemi olarak
temellendirmeye çalışmaktadır. Böyle bir yönteme ihtiyaç duyulmasının nedenini,
tarihsel-kültürel gerçekliğin doğadan farklılığında aramak gerekir.
"Tarihsel dünya tek tek bireyler, onların eylemleri ve ürünleriyle meydana
getirilmiştir. Bireyler aslî bir değere ve değer taşıyan bir varlık olarak
deneyime sahiptirler; onların amaçları vardır ve yaşamlarını anlamlı olarak
kavramaktadırlar. Çünkü bu tarihsel dünya erekseldir, anlamlı ve değerlerle
yüklüdür. Yaşamanın/tarihsel dünyasının gerisine geçemeyeceğimiz, onu yalnızca
içerden anlamaya uğraşacağımız Dilthey'ın genel felsefi anlayışıdır. Bu
görüşüyle, sürekli olarak, tarihe herhangi bir metafıziksel sistemin
uygulanmasını reddetmiştir. Tarihin de, içeriden anlaşılması gerekir. Tarihsel
dünyadaki bütün anlamlar, bütün değerler ve amaçlar, belirli bir zamanda ve
belirli koşullarda yaşayan insan bireylerinin deneyiminde kaynağını
bulmaktadır" (H.P. Rickman 1962: s. 159-160 ). Dilthey , insanın
"tarihsel bir varlık" olduğunu birçok kez söylemiştir. Ama
"tarihsellik" kavramı burada neyi ifade etmektedir? Bu sorunun yanıtı
yalnızca Dilthey'ın hermeneutiğini anlamak için değil, ama aynı zamanda sonraki
hermeneutik kuram üzerindeki etkisini anlamak için de önemlidir. Dilthey ,
tarihi bir nesne olarak bizim karşımızda duran geçmiş bir şey olarak
tasarlamaz. Tarihselliği her zaman nesnel olarak açık bir olgu olan insanın
zaman sürecindeki doğuşu, yaşaması ve ölümü biçiminde anlarız. Tarihsellik,
başlıca iki şeyi ifade etmektedir:
1 ) insan kendisini yalnızca içgözlem aracılığıyla değil, ama yaşamın
nesnelleşmeleri yoluyla anlar. "İnsanın ne olduğunu bize yalnızca tarih
söyler" (Dilthey, GS VII, 224). İnsanın kendini anlaması, doğrudan değil,
dolaylıdır.
2) İnsanın doğası değişmez bir öz değildir (Richard E. Palmer 1983: s.1 16).
Dilthey 'a göre, tarihsellik insanın ayırt edici karakteristiğidir. İnsanın
sabit, değişmez bir doğası yoktur. "Tarihsellik" kavramı, anlamı
bakımından değişebilirliği, zamana bağlı olmayı, tarihin hep içinde
bulunmaklığı ifade eder. Tarihsellik, kendi başına varolan/doğal bir olgu
olmayıp, insanın bizzat kendisinin gerçekleştirdiği eylemler, değerler ve
yaşantılardan oluşmuştur. İnsanın felsefede ve tin bilimlerinde (kültür
bilimlerinde) bilmek/anlamak istediği şey kendi tarihselliğidir. Tarihsellik,
insanın ve kültürün varoluş tarzıdır.
4.HEIDEGGER VE ONTOLOJİK-VAROLUŞÇU
HERMENEUTİK
"Varlık ve Zaman"Heidegger, Dilthey 'ın "yaşama" kavramının
yerine "varoluş"u getirir. Varoluş, tasarlanan, teorik akıl yoluyla
kavranabilen bir şey değildir. O, insanın sahip olduğu tüm olanakların
dışlaşmasıdır. Öyle ki, insan aslında evreni değil, bizzat kendi olanaklarını
ve ürünlerini yorumlamakta ve anlamaktadır. Yani anlama, insanın düşünsel bir
yetisi değil, insan varoluşunun temel hareketidir. O, anlamayı, hermeneutik'i,
artık Dilthey 'da olduğu gibi bir yöntem olarak da görmez ve onu bir yöntem
olmaktan da çıkarıp, insanın varlık tarzı, dış dünyaya açılma biçimi olarak konumlar.
İnsan Heidegger 'e göre, evreni değil, kendi tarihi içinde kendini
anlamaktadır; kısacası, insan hermeneutik yapmaktadır. Böylece Heidegger 'de
hermeneutik, insan varoluşun bizzat kendisini anlama biçimi olur. Bize anlama
yoluyla açık olan şey, bizden bağımsız olduğu sanılan bir evren değildir.
Varlık, her şeyden önce, bize, dilde açılan bir tarihtir. Onu anlamak,
"bizi saran her şeyi anlamaktır". Ama bizi saran, yani içinde yer
aldığımız bu "her şey"i nasıl bütünüyle anlayabiliriz ki? Heidegger ,
bu konuda ancak dogmatik bir tutumla, bizi saran her şeyi anlayabileceğimizi
kabul etmemiz gerektiğini, bundan başka bir çare bulunmadığını belirtir"
(Özlem 2001: s. 247).
Heidegger 'in felsefe çalışmalarının başlıca ilgi odağını "varlık"
sorusu oluşturıır. O, hem Husserl hem de Dilthey 'dan aldığı etkilerle,
fenomenolojiden hermeneutiğe yönelmiş ve "ontolojik hermeneutik" adı
verilen bir yaklaşım ortaya koymuştur. "Heidegger 'in varoluşu Dasein
çözümlemesi temelinde ve bunun metafızik açıdan içerdiği birçok yeni
perspektifle birlikte, insan bilimlerinde hermeneutik de tümüyle yeni bir ışık
altında görünmeye başlar. Heidegger bir yanda varoluş sorununu bütün geleneksel
metafıziklerin çok ötesine geçen bir biçimde canlandırırken bir yandan da
tarihselciliğin klasik aporilerinin karşısına yepyeni bir olanak çıkarır: Onun
anlama kavramı aynı zamanda ontolojik bir ağırlık da taşımaktadır. Dilthey 'dan
yola çıkan Heidegger , anlamanın varoluşsal bir olay olduğuna ilişkin radikal
bir ontolojik düşünce geliştirir ve anlamanın her türünü bir tasarım, bir proje
olarak açıklar" (Gadamer 1990: s. 95).
Heidegger'in varoluş felsefesinin hermeneutiğe kazandırdığı en önemli yönün,
onun ön-anlama kavramında yattığını belirten Georg Misch 'e göre,
"Heidegger Dilthey'ın düşüncelerini kendi varoluş felsefesinin
fenomenolojik yönden temellendirilmesinde esas almış, bunu da hermeneutik
problemini felsefi bir radikalizasyon içinde ele almak suretiyle yapmıştır.
Heidegger bir "olagelme" (Faktizitaet) hermeneutiği" kurmuş ve
bununla, Husserl 'in fenomenolojik öz ontolojisine karşı "varlığın
öndüşünsel olmayışı"nı açımlama gibi paradoksal bir görev formüle
etmiştir. Buna göre Varlık kendini "anlar" ve kendini imkânlar
alanına atılmışlığı içinde yorumlar. Varolmak anlamak demektir. Burada
hermeneutiğin fenomenlere yönelik araçsal yöntem anlayışı, ontolojik yöntem
anlayışına geri dönmek zorunda olduğu noktaya ulaşır. Anlama artık burada
insanî düşünmenin sahip olduğu diğer düşünme tavırları arasında bir tavır
değildir; tersine o insan varoluşunun temel hareketliliğidir" (Gadamer
1995: s. 19).
Anlamanın varoluşsal bir olay olduğuna ilişkin radikal bir ontolojik düşünce
geliştiren ve anlamanın her türünü bir tasarım, bir proje olarak açıklayan
Heidegger'in görüşlerinin, geleneksel hermeneutik için meydan okuyucu bir
nitelik taşıdığı saptanabilir. "Almanca'da verstehen (anlamak) fıilinin
iki anlamı vardır: Birincisi, örneğin, "Bir şeyin anlamını anlıyorum"
dediğimizde ortaya çıkan anlamdır. Ama bu, aynı zamanda "bir şey hakkında
bilgi ya da uzmanlık sahibi olmak" gibi ikinci bir anlama da
gelebilir.(...) Her iki durumda da bir bilme eylemi, "bir şey hakkında
bilgi sahibi olmak", "bir şeyle nasıl uğraşılacağını bilmek" söz
konusudur. Bir metni "anlayanlar" , bir anlama çabasıyla kendilerini aşmakla
kalmazlar; anlama yoluyla yeni bir zihin özgürlüğü de kazanmış olurlar. Bu da
çok sayıda yeni olanaklar elde etmek demektir" (Gadamer 1990:. s. 95).
Burada Heidegger'in, esas olarak geleceğe yönelik olan insan varoluşuna
dayandırılan bir tarih bilincinin yapısı sorununu ontolojik bir
değerlendirmeyle ele alması söz konusudur.
5. GADAMER VE FELSEFİ HERMENEUTİK
Hans-Georg Gadamer (1900-1990), hermeneutiği ontolojik bir zemine yerleştirme
ve evrenselleştirme yolundaki çabalarıyla, onu geçen yüzyılın hermeneutiğinden
farklı bir doğrultuya çekmiş ve bu konudaki eserleriyle yüzyılımızın
felsefesinde de yoğun tartışmalara yol açmış, önemli etkiler uyandırmıştır.
Gadamer en önemli eseri ve en çok etki yaratmış olanı, Doğruluk ve
Yöntem'in(1960) yanısıra, hermeneutiğin genel ve özel. problemlerini
betimlemeye ve ayrıca hermeneutiğin çağdaş felsefe akımları karşısındaki
konumunu belirlemeye veya bu akımlarla hermeneutik arasında bağ kurmaya yönelik
çok sayıda makale de ortaya koymuştur (Özlem 1998: s. 1 17).
Heidegger 'in yapıtı üstüne kurulan ya da Heidegger'de işaret edilen temaları
işleyen ve onları alışılmadık biçimlerde geliştiren Gadamer 'in Doğruluk ve
Yöntem adlı yapıtı, zamanımızda, hermeneutik etkinlik alanını ve anlamını ifade
etmek için yazılmış en kapsamlı eserlerden biridir. Gadamer için hermeneutik,
Dilthey'da olduğu gibi Tin bilimlerinin (kültür bilimleri) Yöntem sorunlanyla
sınırlı değildir. Gadamer 'de hermenutik felsefenin tam odağında yer alır;
anlama, onun için, dünyadaki varoluşumuzun temel/ilksel bir tarzıdır"
(Bernstein 1985: s. 34).
Doğruluk ve Yöntem'de Gadamer sanat eserlerinin alımlanmasına, edebî metinlerin
yorumlanması ve tarih araştırmasına çevirmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte,
Gadamer'in hermeneutiğin evrenselliği ve ontolojik önceliği hakkındaki
iddiaları, doğa ve toplum bilimleri felsefesi üzerinde önemli etkiler
yaratmıştır" (Bernstein 1985: s. 34-35).
Hekman'a,göre, "Gadamer 'in insan bilimlerinin doğası konusunda Doğruluk
ve Yöntem'in başında yönelttiği soruya verdiği cevap, bütün anlamın linguistik
olduğu ve insan bilimlerinde anlamanın bu nedenle dil ortamı içinde incelenmesi
gerektiğidir. Bu, anlamanın dilselliğinin bu yüzden Gadamer'in yaklaşımının
anahtarı olduğunu ve eserinin açıklanmasının odağı olması gerektiğini dile
getirmek, apaçık olan bir şeyi gereğinden fazla vurgulamak gibi görünebilir.
Fakat, bu tezin merkeziliği, birçok Gadamer yorumcusu için apaçık değildir ve
anlamını/önemini vurgulamak önemlidir. Doğruluk ve Yöntem'de insan bilimlerinin
doğasını keşfetmek amacıyla yola koyulan Gadamer, şu kapsayıcı sorular
dizisinin tartışmasına girişir: estetik tecrübenin doğası, oyunun rolü, insan
bilimlerinin ve ontolojinin tarihi. Gadamer'in bu konularla ilgili analizinin
ayrıntılarına takılıp kalmak kolaydır ve eleştimenlerinden çoğunun yaptığı şey
de budur. Gadamer 'in bu konularla ilgili anlayışı, özellikle de zor ontoloji
sorunlarına yaklaşımı hakkındaki tartışmalar gereğinden fazla uzundur. Bu
tartışmalar, ulaştığı sonucun önemini gözden kaçırdıkları için Gadamer 'in
eserinin gerçek gücünü kavrayamazlar. Nihaî noktada önemli olan sorun, diğer
bütün konuları anlamanın anahtarı olduğu için anlaşılması gereken kısım,
dildir. Bu konu, Gadamer 'in tartıştığı bütün diğer konuları gölgede bırakır ve
kendisiyle diğer konulara yaklaşılması gereken bir perspektif sağlar"
(Hekman 1999: s.129).
Gadamer , "insanî yaşam deneyimimizin esasında dilsellik içinde bulunuyor
olması"ndan hareketle "insan ilişkilerinin evrensel
dilselliği"nin altını çizmekte ve hermeneutiğin dil zemininde
temellendirilmesinin, öncelikle "dilselliğin analizi"ni
gerektirdiğini söylemektedir. Bununla birlikte burada deneyim alanlarının
sınırlandırılması da kaçınılmaz görünmektedir. Çünkü bizzat dilsellik
deneyimimiz sınırlıdır. Burada, Dilthey 'ın, hermeneutiğin kendisini yazıya
geçmiş dilsellik alanları ile sınırlandırması konusundaki temel tezi
hatırlanmalıdır. Gadamer 'e göre bu, zaten hermeneutik problemin tarihsel
gelişimindeki sınırlandırmalarla da koşutluk gösterir. Dilsellik analizi, bu
nedenle "günümüzde bize yabancılaştırılmış gelenek ile", yazılı
gelenek ile, yorumlama gerektiren bir karşılaşmaya maruz kalmak zorundadır.
Yorumlama, burada artık geleneği günümüze tercüme etme anlamına da gelir.
Yorumlamaya tercüme olarak bakmak, tercümeyi, tüm insan eylemlerini ve
ürünlerini anlayıp değerlendirmede bir model kılar. Tercümenin bu yapısından
hareketle, bize bugün yabancı kılınan bir şeyler bulunduğu ve bunun bir genel
problem olduğu gösterilir. Hermeneutiğin everenselliği, esasında buradadır. Bu
demektir ki, her çağ, önceki çağlarla yazılı eserler temelindeki ilişkisini bir
tercüme ilişkisi olarak kurar. Bugünün dünle ilişkisindeki bu evrensellik, bu
yorumlama/tercüme etkinliği olarak hermeneutiğin de evrenselliğini getirir
(Özlem 1998: s. 119). Gadamer 'e göre felsefenin tüm çabası, yaşamı kendindeki
bütünlüğüyle kavrayabilmektir. Ne var ki bütünselci kavrayış çabası her zaman
diliminde değişik formlar içerisinde gerçekleşir. Bu, değişik fenomenler için
böyle olduğu gibi, belirli tipteki felsefenin gelişimi için de böyledir. İşte
hermeneutiğin görevi, bu değişik formlar içerisinde kendini gösteren yaşama
kavrayışlarının temel anlam ve işlevini göstermektir. Bu değişik formlar,
insanlararası iletişimden toplum yönetimine, bireyin toplum içinde edindiği
deneyimlerden aynı bireyin toplumla karşılaşma tarzına, dinden hukuka, sanattan
felsefeye, gelenekten bu geleneği iyice esneten özgürleştirici bir
refleksiyona, hatta devrimci bir bilince kadar; "yaşam" terimiyle
kapsanan bütün alanlarda kendini gösterirler" (Özlem 1998: s. 118).
Gadamer , tarihin kucaklanması ve tarihsel mirasın tercüme/yorumlama yoluyla
muhafaza edilmesinin, hermeneutikten hep beklenen bir görev olduğunu
belirtmektedir. Bu yönüyle hermeneutik muhafazakâr bir görünüme sahiptir. Bununla
birlikte her yorumlamanın bir tercüme olduğu hususu, hermeneutiği, en az
muhafazakârlığı ölçüsünde gelenekten ve otoriteden özgürleşme aracı, hatta
reform ve devrim aracı da kılmıştır. Luther'in reformist hermeneutiği tarihsel
bir örnek olarak akla gelmektedir (Özlem 1998: s. 121).
Gadamer 'in hermeneutiği yalnızca sosyal bilimlerin değil, aynı zamanda insani
anlama fenomeninin bizatihi kendisinin de bir kavrayışını sağlamaktadır. Onun
yaklaşımı, her ne kadar sosyal bilimler için bir yöntem olarak kullanılamasa da
hermeneutiğin, sosyal bilimlerin ne hakkında olduklarını an- lamanın aracı
olarak kullanılabileceği ve kullanılması gerektiğini dikte etmektedir (Hekman
1999: s.185).
HERMENEUTİK GELENEĞİN CANLANMASI
Hermeneutik ve tarihselciliğin, 19. yüzyılda biçimlenmiş olduğu şekliyle,
tarihin incelenmesi ve tarihsel bilginin doğasıyla yakından ilişkili olduğunu
saptamak mümkündür (Bernstein 1985:111). 19. yüzyıl hermeneutiği pozitivizmin
büyüyen entelektüel egemenliğine ve gerçek bilgi olarak tanımlanan şeyin
modelini ve ölçütlerini yalnızca doğa bilimlerinin sağladığını iddia eden
bilimcilik tipine karşı bir tepki olarak gelişmiştir. Hermeneutiğin karakteri
insan/toplum bilimlerinin otonomisine ve bütünlüğüne yönelen saldırıyla
biçimlenmişti. Özellikle Dilthey tarafından, insanî ve tarihsel bilgi hakkında
ayırt edici şeyin ne olduğunu belirlemek ve bu bilginin kendine özgü konu-
sunu, amaçlarını ve yöntemlerini ortaya koymak ve bize "nesnel
bilgi"yi yalnızca doğa bilimlerinin sağlayabileceği inancına meydan
okumak, birincil görev olarak görünmüştü. Dilthey'ın hayali, Kant'ın matematik
ve doğa bilimi için başardığı şeyi insan/toplum bilimleri için
gerçekleştirmekti: "nesnel bilgi"nin bu tipinin imkânı, doğası, alanı
ve meşruluğunu gösterebileceği bir "Tarihsel Bilginin Eleştirisi"ni
yazmak ihtiyacıdır" (Bernstein 1985:112-13).
Toplumsal bilimlerin felsefi temelleri ve hermeneutik konusundaki çalışmalar
Dilthey'dan günümüze kadar, yeni boyutlar kazanarak gelmiş bulunmaktadır.
"Dilthey özellikle Schleirmacher tarafından geliştirilmiş olan hermeneutik
üstüne, Tin bilimlerinin yöntemi ve ayırt edici konusu olarak kabul ettiği şey,
özellikle "tarihsel akıl" üstüne yazmıştır. 20. yüzyılda
hermeneutiğin alanı ve anlamı çarpıcı olarak Heidegger tarafından genişletilmiş
ve fenomenolojik gelenek içinde uğraşan diğer düşünürler, H.G. Gadamer ve Paul
Ricoeur tarafından kapsamı daha da genişletilmiştir. Günümüzde sosyal
disiplinlerin yeni araştırmalarında, anlama ve yorumlama üstüne vurgularla
birlikte, hermeneutik boyutun canlanması söz konusudur (Bernstein 1985: 30).
Ancak 1970'lerin ortalarına kadar pozitivist ve neo-pozitivist eğilimlerin
yaygınlığı ve egemenliği devam ettiğinden ötürü, hermeneutik gelenek pek fazla
yankı uyandıramamıştır. Bizde de bilim felsefesi alanında ve toplum bilimleri
araştırmalarında, hermeneutik yaklaşımın ve yöntemlerin, genel eğilimlerin ve
yaklaşımların gerisinde kaldığını görmek mümkündür. Ama özellikle son yıllarda
hermeneutik felsefenin, geçmişe göre canlanmaya ve sosyal bilimlerin düşünsel
temellerinin belirlenmesinde rol oynamaya başladığı görülmektedir. "
KAYNAKÇA
Bernstein, Richard J. Beyond Objecıivism and Relativism: Science, Hermeneutics
and Praxis, University of Pennsylvania Press, 1985.
Birand, Kamuran, Manevi İlimler Yöntemi Olarak Anlama, Akçağ yayınlan, 1998.
Bruns, Gerard, Antik Hermeneutik, Çev.İ. Durdu, Yeni Zamanlar Yayıncılık, 2001.
Dilthey, Wilhelm, Hermeneutik ve Tin Bilimleri, Çev. D. Özlem, Paradigma
yayınlan, 1999.
Dilthey, Wilhelm , Hermeneutics and Study of History, Çev. Rudolf A.
Makkreel-Frithjof Rodi, Princeton University Press, 1996.
Dilthey Wilhelm, Pattern and Meaning in History, çev. H.P. Rickman, Hanper
Torchbooks,l962
Erdeınli, Atilla, "F. Schleiermacher Felsefe Tarihçisi Gözüyle Bir
Tanıtma", Felsefe Arkivi, 28. Sayı, 1991.
Gadamer, H.G., "Tarih Bilinci Soruınu", Çev. Taha Parla, Toplum
Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım içinde, Hürriyet Vakfı yayını, 1990.
Gadamer, H.G., "Hermeneutik", Çev. D. Özlem, Hermeneutik
(Yorumbilgisi) Üzerine Yazılar içinde, Ark Yayınlan, 1995.
Hekman, Susan, Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik, Çev. H. Aralan-B. Balkız,
Paradigma Yayınlan, 1999. .
Kaynardağ, Aslan, Kadın Felsefecilerimiz, Türkiye Felsefe Kurumu yayını, I999.
Palmer, Richard E., Hermeneutics Interpretation Theory in Schleiermacher,
Dilthey, Heidegger and Gadamer, Nortwestem University press, 1969.
Rickman, H.P., "6. Bölüme giıiş", Pattern and Meaning in History
içinde, 1962.
Riedel, Manfred, "Wilhelm Dilthey'da Teorik Bilme ve Pratik Yaşama
Kesinliği Bağıntısı", Çev. D. Özlem, Hermeneutik (Yorumbilgisi) Üzerine
Yazılar içinde.
Sözer, Önay, Anlayan Tarih, Yazko yayınlan, 1981.
Özcan, Zeki, Teolojik Hermeneutik, Alfa yayınlan, 1998.
Özlem, Doğan, Metinlerle Hermeneutik (Yorumbilgisi) Dersleri l. Cilı, Prospero
yayınlan, 1994a.
Özlem, Doğan, Metinlerle Hermeneutik (Yorumbilgisi) Dersleri 2. Cilt, Prospero
yayınlan, 1994b.
Özlem, Doğan, Bilim,Tarih, Yorum, İnkılap Yayınlan, 1998.
Özlem, Doğan, Siyaset,Bilim ve Tarih Bilinci, İnkılap Yayınları, 1999.
Özlem Doğan, Tarih Felsefesi, İnkılap Yayınları, 2001.
Özlem Doğan, "Söyleşi:Yaşam Öyküsünden Fikirlerine Doğan Özlem",
Marjinal Dergisi, Haziran 2001 sayısı.
Mustafa Günay 'ın yazısı .
http://www.felsefe.gen.tr/hermeneutik_nedir.asp
0 yorum yazılmıştır