Okunması Gereken 10 Kitap
Cumartesi, Hazirane 16, 2007 tarihinde yazıldı.Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
*Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok . Erich Marie Remarque . ( Erich Marie Remarque (1898-1970) Almanya’nın Osnabrück kentinde doğdu. Daha öğrenciyken 1916 yılında askere alındı. 1917’de yaralandı. Savaşın sona ermesiyle birlikte yeniden okula döndü ve 1919 yılında okulunu bitirdi. Remarque’ın ilk romanı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok 1929 yılında yayınlandı. Nazilerin iktidara gelmesi üzerine Almanya’yı terkederek İsviçre’ye yerleşti. 1933 yılında Nazilerin yaktığı kitaplar arasında Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Dönüş Yolu kitapları da vardı. Üçüncü romanı Hayat Kıvılcımı 1938’de Hollanda’da yayınlandı. Bu sıralarda Naziler Remarque’ı Alman yurttaşlığından çıkardılar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’ya yerleşti. 1947’de ABD yurttaşı oldu. Savaş sonrası yıllarda İsviçre’ye yerleşti ve 1970 yılında İsviçre’de bir hastanede öldü. Savaş karşıtı romancılar arasında Remarque’ın ayrı bir yeri vardır. Romanlarının çoğu filme alınmıştır. Yazarın yukarıda anılanlar dışında başlıca eserleri şunlardır: İnsanları Seveceksin, Aşk ve Ölüm, Anababa Günleri, Sevmek ve Ölmek Zamanı, Kara Anıt, Ölesiye Yaşamak, Tanrı’nın Gözdesi Yok, Lizbon’da Gece.)
*Moby Dick . Herman Melville . (Herman Melville, 1819’da New York’ta doğdu. Ailesinin maddi durumu hiç de parlak değildi ve babası, ardında yüklü bir miktarda borç bırakarak öldüğünde, on üç yaşındaki Melville için hayata atılma zamanı gelmişti. Çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yılın ardından, on sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemiye ayak bastı. Gençliğinin en güzel günlerini kabusa çeviren bu adım, Melville’in dünya edebiyatına kazandıracağı büyük romanların malzemesi oldu. Yirmi iki yaşında Güney Denizlerinde balina avına çıktı, ama zorlu koşullara dayanamayıp birkaç arkadaşı ile gemiyi terk etti ve bir süre Typee yerlileri arasında yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndüyse de denizcilik hayatı hep sorunlu geçti; katıldığı bir isyan sonunda hüküm giydi, Tahiti civarında yeniden yerliler arasına katıldı, bir başka balina gemisi ile Hawaii’ye kadar gitti.
Otuzlu yaşlarında Boston’a döndüğünde, artık deniz seferleri tamamiyle çıkmıştı kafasından, başka bir işi de yoktu; yazmaya başladı. 1946’da yayınlanan ilk romanları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. Moby Dick’i 1951de tamamladı, ancak romanları yeterince ilgi görmedi. Melville, 1866’da New York gümrüğünde müfettiş olarak çalışmaya başlayınca edebiyattan bütünüyle uzaklaştı, 1891’de öldüğünde hiç kimsenin hatırlamadığı bir yazardı o, ama öldükten sonra keşfedildiğinde bir daha hiç unutulmadı...
Moby Dick
Melville’in en önemli eseri olarak Moby Dick gösterilir. Ancak bazı eleştirmenlere göre, Bartleby ve Bily Budd adlı uzun hikayeleri, daha etkileyici ve muğlaklıktan uzaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, Melville de otobiyografik özellikler taşıyan diğer romanlarını, felsefi bir allegori olan Moby Dick’ten daha çok sevmiştir. Yine de, macera ve felsefeyi iç içe geçiren Moby Dick, hem edebiyat tarihi açısından, hem de verdiği okuma keyfiyle gözden kaçırılmaması gereken bir romandır.
Parasızlık nedeniyle bir gemiye tayfa olarak yazılan İsmail’in bakış aşısından aktarılır hikaye; önce, dövmelerle kaplı vücuduyla yamyam Queequeg’le tanışırız. Balina avlayan gemilerde zıpkıncıdır bu korkunç görünüşlü adam, ama çok iyi kalplidir. Kısa sürede İsmail’le arkadaş olunca, birlikte Nantucket’e gelip, Queequeg sayesinde Kaptan Ahab’ın Pequod gemisinde iş bulurlar. Gemi denize açıldığında Ahab görünür; balina dişinden yapılma beyaz takma ayağı, kırlaşmış saçları, heybetli gövdesi ile başka bir dünyaya aittir sanki Ahab. Geminin sefere çıkış nedeni de avlanmaktan çok, Ahab’ın bacağını koparan beyaz balina Moby Dick’le hesaplaşmaktır.
Yolculuk süresince bir çok olayla okuyucunun dikkatini başka yönlere çeker Melville; yardımcı kaptanları ve diğer tayfaları tanıtır, başka gemilerle ilgili farklı hikayeler anlatır. Tüm bunlar, okuyucunun heyecan ve merakını daha da yoğunlaştırıp balina ile karşılaşılacak anın etkisini çarpıcı kılmak içindir. Gerilim giderek tırmanır. Ahab, neredeyse yemeden içmeden kesilmiş, bütün zamanını ucu bucağı görünmeyen okyanusu izlemeye vermiştir. Bu arada, sık sık tayfa Fedallah’ın kehanetlerine ve Ahab’ı uyarmasına tanık oluruz. Kötü son haber verilmekte ama seyir sürmektedir.
Çok uzun süren takip sonunda beyaz balina nihayet dağ gibi dikilir karşılarına. Kayıklar denize iner; av başlamıştır... Ancak kimin av, kimin avcı olduğu belirsiz bir savaş vardır okyanus üzerinde. Moby Dick, takipçileri ile oyun oynar gibidir. İlk iki gün kayıkları parçalar, zıpkın iplerini birbirine karıştırır, Ahab’ın takma ayağının parçalanmasına neden olur. Yardımcılarının ve tayfaların bütün uyarısına rağmen Ahab yine de vazgeçmez öç alma tutkusundan. Son karşılaşma trajiktir. Yaralanan balina, kayıkları ve gemiyi ardı ardına yaptığı saldırılarla parçalar, tek kurtulan Queequeg’in tabutuna sığınan İsmail’dir...
Evrensel bir çatışmanın simgesel yorumu
Forster’e göre; “gemici masalı ya da içine şiir serpiştirilmiş bir balina avı diye okuduğumuz sürece, Moby Dick kolay bir kitaptır. Ancak kulağımız içindeki ezgiyi yakaladı mı, hemen güçleşmeye başlar ve büyük bir önem kazanır. Sözcüklerin dar kalıbına dökerek söyleyecek olursak, soyut düzeyde Moby Dick’in konusu kötülüğe karşı çok uzatılan ya da yanlış yürütülen bir savaştır. Beyaz Balina kötüdür, Kaptan Ahab ise kötülükle savaşmayı öç alma eylemine dönüşünceye kadar sürdüren çılgın bir adamdır”. Melville’in bu alegorik romanında yer alan her bir karakter de simgeseldir. Ne var ki, bizlerin bu günkü yaşantımız için belki de fazlasıyla basit bulabileceğimiz ve gülüp geçeceğimiz simgeler, Moby Dick romanında umulmadık bir canlılık kazanır. Çünkü Melville’in hikayesinin gövdesi, yazarın çok yakından tanıdığı okyanus denizciliği ve balina avcılığı üzerine kuruludur, üstelik bu konularda verdiği gerçekçi ayrıntılar ve şiirsel tasvirlerle, okuyucuyu hikayenin atmosferiyle sarmayı başarır yazar.
Melville’in metninde yoğun biçimde mistisizm vardır, ancak bir din dersine, propagandaya da dönüşmez anlatılanlar. Tersine, evrensel meseleler üzerine yapılan felsefi bir tartışmaya girişir Melville. Ne var ki tartışmayı derinleştirmez, iyilik-kötülük çatışmasını irdelemez; söyleyeceklerini hikayenin içindeki olayların görkemiyle yansıtır. Bizi doğrudan ilgilendiren husus, elbette metnin barındırdığı ideoloji değildir. Ama yazarın dünya görüşünün metinde hangi biçimlerle dışa vurulduğu, simgelerin “neleri nasıl” ifade ettiği önemlidir. Eğer metnin okumasını ilahi bir iyilik-kötülük karşıtlığı içerisine hapsedersek, yazarın anlatım zenginliklerini, doğayla insan arasındaki şiirsel mücadeleyi, insani tutkulardaki derinliği/basitliği gözden kaçırabiliriz. Önümüzdeki metin, öncelikle, sürükleyici bir hikaye üzerine kurulu bir romandır, barındırdığı felsefenin ya da simgelerinin çözümü ise okuyucunun keyfine kalmış bir şeydir.
Moby Dick, roman tarihinin ilk denizcilik destanı, Mark Twain’in, Jules Verne’nin, Jack London’ın, Joseph Conrad’ın, doğa tutkunu pek çok yazar ve yönetmenin İlham kaynağı olarak bugünlere kadar varlığını ve güncelliğini korudu. Belki doğa karşısında insanın mücadelesi hiç değişmediğinden, belki hırslarımızla körleşmemiz hep sürdüğünden ya da haksızlıklara isyanın evrenselliğinden de kaynaklanıyor olabilir bu güncellik. Belki de her yaşta farklı bir anlam yükleyeceğiz metnin barındırdığı simgelere; ama MobyDick’in edebi değeri hiç değişmeyecek..! )
Kaynak , Ömer Türkeş
*Don Kişot . MIGUEL DE CERVANTES SAAVEDRA . (İlimler gelişip, fenler harikalar meydana getiriyor, telekomünikasyon hızla hücrelerimize kadar giriyor ama bizler hala okumuyoruz.
Canım okuyup ta ne olacak ki, okuyanların hali ortada... Okumak yada okumamak için sebeplerimiz var bizim. Ekonomik, sosyal ve kültürel çevre etkili oluyormuş okumak üzerine. İnansınlar ve sevsinler sizi...
Cemil Meriç gözlerinin rahatsızlığı pahasına okumuş. Ee okumuşta ne olmuş. Canım bu farkı anlamayanlara değil sözümüz. Onlar hemen bu yazıyı okumayı bırakıp sanal alemin başka bir çöplüğüne doğru hızla koşabilirler. Yine Cemil Meriç odanın ışığı okumasına yeterli olmayınca odanın ortasına sandalyesini çeker ve ampulün tam altında okumasına devam eder. Rahatsızlığı ilerleyince ortaya bir masa koyar ve onun üzerine bağdaş kurup okumasına devam eder, ancak bir süre sonra bu tedbir de yeterli olmayınca masanın üzerine bir sandalye yerleştirirler ve koca insan masanın üzerinde ki sandalyede okumasına devam eder. Hayal edebiliyor musunuz? Bir oda, ortasında bir masa, üzerinde bir sandalye ve üzerinde Cemil Meriç oturuyor ve bunları sadece kitap okumak için yapıyor. Gözlerinin ışığı kaybolunca yanı başında dostları yine ona kitap okuyor ve bu şekilde hem dinliyor hem de kitap yazıyor. Ve bildiğimiz kadarıyla Cemil Meriç'in yirmi bin adet kitabı var kütüphanesinde. Ne yani iki metre elektrik kablosu alıp ampulü aşağıya indirerek okuyamaz mıydı? Rahmetli geçim sıkıntısı ve kitap masraflarından bu parayı bulamamış hayatında.
Gözlerinin ışıl ışıl aydınlığına rağmen gönüllerinin ve ruhlarının aydınlığı kaybolmuş yada hiç bu aydınlığı bulamamış insanlar ne yapsınlar ki ?. Onlar bir gün akılları başlarına gelince oturup nasipsizliklerine ağlasınlar. Ne diyebiliriz ki başka...
Başarı ve yükseliş hiçbir zaman tesadüfi bulunmamıştır.
Hiç kimse ormandan geldiği gibi, ağacın kağıt olduğuna şahit olmamıştır. Ama hep kendinin bir anda OLACAĞINA inanmıştır safça...
SOL AYAĞI İLE DÜŞÜNEN ADAM
İrlandalı Chirsty Brown destanlık bir adamdır. Ama adam. Beyin felçli olarak dünyaya gelir. Kendi ifadesiyle “bir çarpık kas ve dolaşık sinir sistemidir” Konuşamaz, duyamaz ve hareket edemez. Bir gün yerdeki tebeşire gözleri takılır ve sol ayağının parmaklarına sıkıştırdığı bu tebeşirle yere bir şeyler karalamaya başlar. Artık onun kader anı belli olmuştur. Bu anı çok iyi değerlendirir. Ailesinin de yardımıyla alfabeyi öğrenir, kelimeleri öğrenir, özel bir okulda konuşmayı öğrenir ve yazar, yazar, yazar. Sonra bu “dolaşık kas sistemi” İrlanda’nın en önemli edebiyatçılarından biri olur. Tabii bizim kiler hala “sol ayaklarının parmaklarıyla düşündüğü için ne yazar nede okur sınıfına giremediler”
RUH GÖRMEYİNCE GÖZ NEYLESİN
Sokaklarda yılışıp, sıcak evlerde uyuşanlar ancak televizyon ve Internet'in sahte ve sanal mezbeleliklerinde vakit israf edip, hayatlarının en kıymetli sermayelerini kumara verirler de bunun bir an olsun farkına varamazlar. Gazetelerin magazin sayfaları, haberlerin asparagası, Internet'in chat'i, fikirlerin fıkraları, düşüncelerin en ucuzu, kanaatlerin müsveddesi, duyguların kullanılmış olanları yeter bizimkilere...
Artık kaliteye lüzum yoktur. Zira parayı bastırınca Batının en iyisi emrinize amadedir. Orijinal şeylere ulaşmak zordur. Bulunmadık ne kaldı ki cihanda... Bize kalan teknoloji fıkraları, kompleks bastıran menkıbeler, cesaret verici hikayeler ve ne idüğü belirsiz nakiller. Hele bir de haklılığımıza delil bir iki beylik söz bulmuşsak değmesin kimse keyfimize... Züğürt tesellisinden bol ne var ki, züğürdün enflasyonunun yaşandığı yerde. Akıl sakatlanmış, zeka özürlenmiş, vicdan paslanmış, gönül ser mest olmuş, ruh pusulasını şaşırmışsa ortada bir diş ve mide vardır. Bir de akıl! Ama ne akıl !
DON KİŞOT ASİLDİR
Don Kişot gerçekten asil bir insandır. Kütüphanesinde binlerce kitabı her şeyden önemlisi bunları okuyup anlayacak zekası vardır. Don Kişot bizim akıllı yönümüzle alay eder. Edilmeli de, zira aklımızın ne derece sahih olduğu ortada değil mi? Bu yüzden Kitabı-ı mukaddesten sonra en çok satan kitaptır Don Kişot. Çevrilmemiş dil kalmamış. Her ülkede şövalye kılıklı yel değirmenleri vardır çünkü savaşılacak.
Yazar Cervantes ciddi bir tahsil görmemiş ve babasının maddi durumu da çok iyi değildir. Ama Cervantes kitap delisidir. Shakespeare ile aynı gün ölen Cervantes akıllı geçinen dünyaya Don Kişot ile kafa tutar. İster Cervantes ister Don Kişot bizim sağlıklı düşünen ama kadri kıymeti bilinmeyen yönümüzdür.
Doğruların itibar görmediği, erdemin kabullenilmediği, zekanın sokağa düşürüldüğü, yüceliğin alkışlanmadığı her coğrafyanın Don Kişot’ u olacaktır. Ülkesi için savaşır, sakat kalır ama aylık bile bağlanmaz Don Kişot’u içinde besleyen Cervantes’e. Çünkü Cervantes kitap delisidir. Düşünen tarafı sağlamdır. Diğerlerinden farklıdır.Öyleyse körler ülkesinde görmek suçtur. Herkesin okumadığı yerde okumak ne büyük günahtır.
Bütün okuyan ve düşünen kafaların akıbeti kaçınılmazdır. Ayak takımı aforoz edecektir okuyanı, onu yokluğa mahkum edecektir... Ama ne gam o düşünür, yazar, eleştirir.
Asil bir gönlü vardır. O eserini yazdıktan ve şöhrete ulaştıktan sonra bile asaletinden sıyrılmaz. Ve daima Lepanto çolağı olarak övünür ve sakat koluyla iftihar eder. Kolları sağlam olup akılları sakat bizimkilere bir şey anlatır mı acaba manzara.
“ Don Kişot tahtası eksik bir insandır sadece. Haksızlık karşısında başkaldıran, fazilete aşık bir monoman. Evet, hep hayal peşindedir. Küstahın ve rezilin belası olmak ister. Ama bunun dışında kamil bir insan, usta bir hatiptir.” Onu horlayanlar ve tartaklayanlar adi ve kaba insanlardır yalnızca...
“akışın şuurudur Cervantes”
“ hayat düşünen için komedi, hisseden için trajedidir” demiş birisi. Galiba bizim için hiç biri değil.
Ne Don Kişot’umuz var. Ne de hissedenimiz. Sadece hepimiz akıllıyız! Okumaya ne lüzum a dostlar. Hele yazmaya... Siz yaşamaya bakın...
Don Kişot yüzde yüz kitap gibi yaşar. Edebiyat ile hayat hangi noktada barışır, onu arar. Aramaya ne hacet biz biliriz zaten doğruyu. Biraz ezber, biraz taklit yeter bize. Hepimiz akıntıya kürek çeker ve Don Kişot’ları ıslıklarız. Don Kişot huysuzdur. Laf dinlemez, dertlidir de. Bozgunlar hayatının değişmezi ama aldırmaz o buna. Kazandığı hiç bir zafer yoktur, ama bu ne büyük zaferdir ki mağlubiyeti bile zaferden üstün gelir. Umduğu bir şey yok ki aldırsın. Deneyecek en azından. Yürek isteyen bir iş. Şimdilerde yürek kasaplarda çengele asılı. Akıl para kazanmakla meşgul. Gönül leyla aramakla... Don Kişot özgürlüğün sesi. Eleştiri, alay, itiraz ve insanı kendine davet eden ses. Yinede korkar Cervantes aforoz edilmekten. Okumayanlar aforozcudur nede olsa.
Kulaktan dolanlar... Konuşma illetine maruz kalanlar hep aforozcudur. Bu yüzden her aklına geleni kendine mal etmez.
Seyyid Hamit bin Engeli diye bir hayali varlığa söyletir aklından geçeni.
Ya dostlar kızarsa Ya biri üzerine alınırsa
Tahlil, terkip, metot denilen şeyleri rüyalarında dahi göremeyenler, her hırsız anlatılışında “ben değilim” demezler mi?
İşte Cervantes hile yapar okuyucuya Çok azı bilir aslında ‘ENGELİ’ ile CERVANTES’İN aynı şahıs olduklarını. Hani geyik edebiyatı var ya. Geyik yapar adeta bu iki geyik, akılla. Aşka yabancı, silik, hayatında anlatacak bir şeyi yok. Birbirine benzeyen yıllar. Çevresindekilerin ördüğü demir kafesi parçalar ve serbest kalır Don Kişot.
YALNIZ ADAM
Don Kişot gerçek bir kahraman değildir. Onun için kimse ilgilenmez onun düşündükleri ve ilgilendikleriyle Hoş isteseler de anlamazlar ya. Onun dünyasına kimse girmek istemez. Onun kahramanlıkları ve söyledikleri başkaları için sadece bir eğlencedir vakit geçirmek için. Unutmayalım bu arada Sanço Panza da vardır bu sahnede. Herkes onu kahramanlıklarıyla aldatır. Acaba yalnız kalmamak için inanıyor muydu bu aldanışa diyor bir eleştirmen. Kim bilebilir? Belki oda alay ediyordu bu inanışla. Don Kişot un kurtardıkları can düşmanı olup çıkarlar.ve husumet... Dermansız bir vücutta habire aldatılan ruh. Destan kahramanları heybetli ve çalımlıdır. Don Kişot ise çelimsiz ve sıska. Silahı hiçbir zaman işe yaramaz. Tek silahı vardır artık İKNA Yani konuşur... Nezaket olsun diye konuşmaz. Eylemdir konuşmak onun için. Laubaliliğe ve hataya tahammülü yoktur. Tembelliğe, uyuşukluğa karşı savaşır hep Tek başına bir adamdır Don Kişot. Alışılmış bütün sahteliklere savaş açmıştır. Teknoloji eğer bir yel değirmeni ise onun nazarında insanlığı yok edecek zalim bir şövalyedir artık o. Görmek istedikleri vardır hayatta ve aldansa da hep öyle görür. Hanlar onun gözünde şato, hancı başı asil derebeyi, pasaklı köylü kızı kontestir. Öyle olmalı çünkü. Her gördüğüne ihtiramda bulunur. Karşılığında da ihtiram görür ama bir zır delinin suyuna gitmek için suni bir ihtiramdır bu. İşin ilerlemesi mümkün olmayınca suni perdeler yırtılır ve çıplak insan ortaya çıkar.
Sözde dostları vardır Don Kişot un ve fırsat buldukça onu bir çarşafa sarıp kurtarırlar! Delirmiş bu dosta iyilik yapmak lazımdır. Nede olsa iyiliklerini görmüşlerdir.Önce iyilik için kitaplarını yakarlar softa papazın iyi niyet bekçiliğiyle!. Sonra hep kurtarmak isterler onu. Don Kişot un hatır dinlemeyen hakikat nutuklarını anlıyor gibi yapıp kendi yalanlarını uydururlar hep birden.
Sadık Sanço Panza ise sevgili karısına iyi bir hayat verebilmek için düşmüştür bu zır deli şövalyenin peşine. Ne de olsa söz almıştır, Don Kişot'un fethedeceği ülkenin bir adası onun olacak ve Sanço Panza oranın valisi, kontu gibi bir şey olacak, ‘Elifi görse mertek sanacak’ olan karısı ise prenses yada kontes gibi bir şey olacaktır. Hem öyle olunca onların kendilerine kitap okuyacak adamları olacak. Yani okur yazar olmak şart değildir.
Ne dersiniz... Tarihte Sanço Panza diye bir vali yaşamış mıdır?
Onu bilmem ama bu gün yaşayan Sanço Panza’lar sokaklardan taşıyor. Vali gibi bir şey olmak için aldanan, okumasa da paralı okuyucu tutacak olan, karısına servet armağan etmek için katlanmadığı maskaralık kalmayan Sanço Panza lar... Don Kişot ise her defa mağlup olduğu savaşlardan bir diğerine başlamak üzere hazırlık yapıyor. Heybesinde beş kutu merhem, altında sıska atı, elinde ağaçtan yaptığı mızrağı ile Don Kişot aramızda.
Ben de bir Don Kişot’um demek isterdim ama hem cesaretim yok onun gibi hem de Molla Kasımlar var köşe başlarında. Ama emin olun mezarı meçhul olacak Cervantesler yaşıyor aramızda, abideler altında yatacak olanlara inat. Israr ve inatla okumayanlara rağmen okuyor Cervantes. Bir gün Don Kişot'luk davasına çıkmak üzere. Ve dostlar hala okumuyor malzeme olmak için Don Kişot’a. Ve bitmeyecek Don Kişot macerası dünya durdukça.
Kimileri de okumanın tekniğini, hızlı okumayı, okumadan anlamayı, anlamadan yaşamayı öğrenmek için Frestonun en sihirli oyununu arıyor.
İşte bende Cervantes gibi yaptım. Seyyid Hamit bin Engeliyi konuşturmasına mukabil ben de yer yer suçu Cemil Meriç'e attım. Fark Engeli hayali idi, Cemil Meriç ise hakikat.
E bu kadarcık hile mazur görülür herhalde.
Şimdi müsaadenizle ben şu Sanço Panza ya bir uğrayıp ikna edeyim onu yeni bir sefer için. Gerçi karısına çok bağlı ama ne yapalım Don Kişot un şansına başka birisi çıkmamıştır.)
Kaynak , Hüsamettin Yılmaz
*Gecenin Sonuna Yolculuk . Louis Ferdinand Celine (1940'lardan sonra Dr. Louis-Ferdinand Destouches ya da Céline (1894 - 1961), Gecenin Sonuna Yolculuk'un 1932'de yazdı. I. Dünya Savaşı'nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, Yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et, yine de kahkaha...
Biz tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk'u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan.
“Onun yanılsamaları, kendisinde gördüğü yanlışları düzeltecek iradesi yoktur. Dokunduğu her şey kurur ve umutsuzluktan, kuşkuculuktan, hiççilikten oluşan bir pislik içinde, gözden kaybolur.” Céline hakkında yazılmış en önemli incelemelerden biri olan Man of Hate’te (Nefret Adamı, 1974) Bettina Knapp böyle diyor.
“Bu dünyada zamanımızı birbirimizi öldürerek ya da birbirimize taparak geçiririz. ‘Senden nefret ediyorum. Sana tapıyorum.’ Yol almaya devam ederiz; depoyu doldurur, sonra yeniden doldururuz; kendimizi var kılmak en büyük zevklerdenmişçesine, her şey söylenip her şey yapıldıktan sonra bu bizi ölümsüz kılacakmışçasına, azgınlıkla ve bedelsiz olarak kendi ömrümüz içinde bir sonraki yüzyılın iki ayaklısına dönüşürüz. Öyle ya da böyle, öpüşmek de kaşınmak kadar kaçınılmazdır.” (Gecenin Sonuna Yolculuk’tan)
Céline, 1894'te Louis Ferdinand Destouches adıyla Seine bölgesindeki Courbevoie kasabasında doğdu. Babası bir sigorta şirketinde çalışıyordu; annesi ise dantel örmekte ustalaşmıştı. Yazar Paris’te büyüdü; annesi şehrin ünlü pasajlarından Choiseul’de bir dükkanda çalışıyordu. Céline, öğrenimine Aşağı Saksonya’daki bir okulda başladı; daha sonra bir İngiliz okulunda yatılı olarak okudu ve çeşitli şirketlerde çalışmaya başladı.
1912’de, 18 yaşındayken süvari olarak askere alındı. Birinci Dünya Savaşı’nda Ypres’teki çatışmalar sırasında ciddi biçimde yaralandı. Savaş ona hafif biçimde sakatlanmış bir kol, dinmeyen başağrıları ve kafasının içinde hiçbir zaman kurtulamayacağı çınlama ve vızıltılar bıraktı. Yaşamöyküsel romanı North’da (1960) bu seslerin kimi zaman trombon ve tüm aletleriyle bir orkestraya dönüştüğünü anlatır. Gösterdiği yüreklilik nedeniyle madalya kazanan Céline’e yüzde yetmiş beş oranında maluliyet maaşı bağlandı.
Savaşın kalan bölümünde Fransa’nın Londra elçiliğinde pasaport bürosunda görev yaptı. 1916’da bir kereste şirketinin Kamerun şubesinde çalıştı; sıtma ve dizanteriye yakalanınca ülkesine geri gönderildi. 1915’te bir Londra barında çalışan Suzanne Nebout’la evlendi; ancak bu evlilik Fransız elçiliğine kaydettirilmedi. Céline, ikinci evliliğini bir tıp okulu yöneticisinin kızı olan Edith Follet’yle 1919 yılında yaptı. Daha sonra Rennes’da tıp öğrenimi görmeye başladı; diplomasını1924’te Paris Üniversitesi’nden aldı. Sonraki yıl doktorluğu bırakarak Milletler Cemiyeti hesabına çalışmaya başladı. İkinci evliliği de 1926’da bitti.
Milletler Cemiyeti’ndeki işi Céline'e İsviçre, Kamerun, ABD, Küba ve Kanada’yı dolaşma fırsatı verdi. Detroit’teki Ford fabrikalarında toplumsal sağlık sorunları üzerinde çalıştı. 1928’de Paris banliyölerinden birinde özel muayenehane açtı; ardından 1931’de Clichy’de bir belediye kiliniğinde işe başladı.
“Gelecekten söz edenler alçaktır. Önemli olan şimdidir. Gelecek kuşaklardan söz etmek kurtçuklara nutuk çekmektir.” (Gecenin Sonuna Yolculuk’tan )
Clichy’de çalışırken Céline ilk danslı oyunlarını yazdı ve romancı olarak çıkışını 1932’de Gecenin Sonuna Yolculuk’la yaptı. Aslında büyükannesininadı olan takma adı Céline’i de ilk kez bu romanda kullandı. Kitap hem aşırı sağcı Leon Daudet’ye hem de sürgündeki sosyalist önder Leon Troçki’ye övgüler vardı. Kitap Renaudot ödülünü kazandı. Romanın anlatıcısı Ferdinand Bardamu’nun Céline’le birçok ortak yanı vardır. Olaylar öyküye uygun olarak değiştirilmiş olsa da, birinci tekil şahıs üzerinden anlatılan ve sıklıkla yerel argoya başvuran kitabın konusu yazarın 1913’le 1932 arasındaki yaşamıyla örtüşür.
Anarşist olduğunu söyleyen Bardamu’nun toplumsal intikam için ettiği dua şöyledir: “Dakikaları ve kuruşları sayan bir Tanrı; domuz gibi homurdanan çaresiz, şehvetli bir Tanrı. Düşen, düşüp duran, hep sırtüstü, okşayışlara hazır altın kanatlı bir domuz; odur efendimiz. Gel, öp beni.” Roman, kahramanın Birinci Dünya Savaşı siperlerindeki serüvenlerini, Afrika’daki ticari görevi sırasındaki deneyimlerini, Ford’un bir fabrikasındaki cehennemi çalışmasını ve savaş sonrası Paris’teki doktorluğunu aktarır.
“İşçilerin bu leş gibi yağ kokusuna, genzi yakan ve kulak zarlarınıza içeriden saldıran bu buhara sonsuza kadar son vermek yerine, onlara mümkün olan tüm hazları verme niyetiyle makinelerin üstüne eğildiğini ve art arda civataları ayarladıklarını görmek mide bulandırıcıydı. Boyun eğmiş olmaları bir utanç değildi. Gürültüye bir savaşa teslim olur gibi teslim olursunuz. Makinenin başında kendinizi kafanızın üstünde dingildeyen üç düşünceye bırakırsınız ve bu sonunuz olur.” (Gecenin Sonuna Yolculuk’tan)
Céline’in ikinci romanı olan 1936 tarihli Mort a credit de eleştirmenler tarafından başarılı bulundu. Kitap, Gecenin Sonuna Yolculuk’un kahramanı Ferdinand’ın çocukluğuna bir ziyaret olarak okunabilir. Yapıtta, Ferdinand’ın şiddet düşkünü babası ve çocuk felcinden çok çeken, hayatını kazanmak için tezgahtarlık yapmak zorunda kalan annesi önemli karakterler olarak dikkat çeker. Kitabın yayımından kısa bir süre düştüğü notlarda Céline şöyle yazar: “Çalıştığım klinik olan Linuty vakfında anlattığım öyküler hakkında çok şikayet aldım.” Romanda Ferdinand birkaç kez evden kaçar ve mucit ve balon pilotu Courtial des Pereires’e yaptığı dolandırıcılıklarda yardım eder.
Aynı yıllarda Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculuk Céline için düşkırıklığı oldu. Yazdığı balelerden birkaçının Leningrad’daki Marinski Tiyatrosu’nda sahnelenme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı; bunun yanında Céline tanık olduğu Sovyet rejiminden hiç hoşnut kalmadı. 1937’de yayımlanan Mea Culpa adlı risalesinde bu rejim hakkındaki düşüncelerini oldukça sert biçimde dile getirdi. Aynı dönemde üçüncü romanı üzerinde çalışan yazar, yaklaşmakta olan büyük savaşa engel olmak için çeşitli etkinliklerde bulundu. Céline, dünyanın onu büyük bir savaşa sürükleyecek bir Yahudi komplosuyla karşı karşıya olduğunu iddia ediyordu. Pasifist nitelikler de taşıyan anti-semitik kitapçıklarda dile getirdiği düşünceleri nedeniyle yargılandı ve birkaç kez mahkum edildi. Céline’in siyasi idealleri Nazilerinkilerle büyük ölçüde örtüşmesine rağmen, yazar bizatihi Hitler’in Yahudi ve savaş komplosunun yöneticilerinden olduğunu iddia ederek faşistlerin de tepkisini çekti. Yazarın, bir konferans sırasında Yahudiliğin ve Marksizmin tiranlığından söz eden bir konuşmacının sözünü keserek ona neden Aryanların gerizekalılığından söz açmadığını sorduğu rivayet edilir. Birçok eleştirmen, Céline’in aşırı sağcı tutumunun onun küçük burjuvaziye özgü olan, dönem açısından tipik korkularıyla ilgili olduğunda birleşir.
Céline, 1936 yılında Lucette Almanzor adlı bir dansçıyla tanıştı ve kısa süre sonra onunla evlendi. Yazarın daha önce de dansçı kadınlarla ilişkileri olmuştu; nitekim Gecenin Sonuna Yolculuk da bir dansçı olan Elisabeth Craig’e adanmıştı. Almanzor’la evliliği yazarın son evliliğiydi. Genç kadın, son derece kıskanç bir karakteri olan Céline’e tahammül etmeyi başardı ve öldüğü güne kadar onun yanında oldu. Lucette Almanzor Destouches’un evliliğini anlatan anıları 2001 yılında yayımlandı.
İkinci Dünya Savaşı patladığında Céline, Fransız donanmasına bağlı, daha sonraları bir Nazi denizaltısı tarafından batırılacak olan Shella adlı gemide gönüllü doktorluk yapıyordu. 1940’da Fransa’nın düşüşünden sonra Céline, ülkenin ünlü direniş hareketinin saflarında olmadı. Birkaç şehir hastanesinde çalıştı; 1943’te Londra’nın Birinci Dünya Savaşı sırasındaki yeraltı yaşamını anlatan ve kahramanının uygarlığın çöküşüne tanıklık ettiği Guignol’s Band’ı yayımladı.
İşbirlikçi olup olmadığı uzun süre tartışılan Céline, Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı sonlarındaki kurtuluşu yaklaşırken eşiyle birlikte Berlin’e kaçtı. BBC, bir radyo yayınında yazarın hain olduğunu ilan etmişti. Almanya’da da şansı pek yaver gitmedi. Bir süre Almanya’da tutuklu kaldıktan sonra yazar harap olmuş ülkeyi dolaştı; daha sonra da Danimarka’ya geçti. Fransız direnişçilerin suçlamaları nedeniyle Danimarka’da da bir yıl hapis yattı ve ancak sağlık sorunları nedeniyle serbest bırakıldı. Sonraki birkaç yılını Baltık Denizi kıyısındaki Korsør’da sürgün olarak geçirdi. Sürgün hayatı sırasında Fransa’da hakkında açılan davada gıyabında mahkum edildiyse de 1951’de aklandı ve ülkesine dönmesine izin verildi. Hayatının yaklaşık son on yılını Paris yakınlarındaki Belleuve’de geçirdi. 1945 sonrasında yayınevlerine yaptığı başvurular kabul edilmedi, ancak ünlü yayınevi Gallimard 1952’den itibaren yazarın yeni kitaplarını basmaya başladı. İki cilt halinde basılan Féerie pour une autre fois’yı (1952-1954) 1957’de yayımlanan D’un chateau a l’autre izledi; ancak bu kitaplar büyük ihtimalle yazara savaş yıllarından kalan lekeler nedeniyle okur kamuları ve eleştirmenler tarafından hoş karşılanmadı. Son romanı Rigadon’u bitirdikten kısa süre sonra Céline 1 Temmuz 1961’de felç geçirerek öldü ve Bas Meudon’daki küçük mezarlığa gömüldü.
Céline’in çalışmaları, yazarın aşırı sağcı yaklaşımlarının gölgesi altında kalmışsa da yaratıcı bir yazar olduğu çoğu kez teslim edilir. Andre Gide, Céline’in yazdıklarını şöyle yorumlamıştır: “Céline’in çizdiği gerçek değil, gerçeğin kışkırttığı sanrılardır.” Yazar, yazdıklarında kullandığı argoyu büyük ölçüde Parisli şair Jehan Rictus’a borçludur. Adı anti-semitizm ve anti-komünizmle birlikte anılmasına karşın, Céline’in yazılarının savaşa, sömürgeciliğe ve kent hayatının kabussu etkilerine karşı çıkan nitelikleri savaş sonrası dünya edebiyatının önemli yazarlarından Henry Miller, Kurt Vonnegut ve William Burrougs’u derinden etkilemiştir. Yazdıklarında kendi kişisel deneyimlerini öne çıkaran yazarın bu yönü de yazarın Beat kuşağı yazarlarının atası olarak anılmasının nedenlerinden biridir.)
*Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri . Laurence Sterne .
* Boyalı Kuş . JERZY KOSINSKI . ( Bir yazar olarak, yazdıkları kadar, yaşadığı ilginç hayatıyla ve başından geçen oldukça sıradışı olaylarla dikkat çeker Jerzy Kosinski. Hayatındaki en ilginç ve üzücü olaylardan birisi, 8 Ağustos 1969 tarihinde seri katil Charles Manson ve satanist çetesinin, dostu -yine bir Polonyalı olan- yönetmen Roman Polanski'nin Cielo Drive'daki evini basarak aralarında Polanski'nin eşi Sharon Tate'in de bulunduğu birçok kişiyi -ki bunların çoğu Kosinski'nin dostudur- öldürmeleridir. Kosinski eğer New York JFK Havaalanı'nda yanlış etiketlenmiş bagajlarıyla uğraşmıyor olsaydı, Manson çetesinin saldırısı sırasında o evde olacaktı.
Jerzy Kosinski, ülkemizde ilk kitabı Boyalı Kuş ile tanınır daha çok. Belki ilgi çekici isminden, belki de kışkırtıcı kapağından olsa gerek, benzer tarzda kitap okumamış olan bir çok kişi Boyalı Kuş'u okumuştur.
Kitap, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ailesi tarafından, güvenlik amacıyla köyde yaşlı bir kadına bırakılan küçük çocuğun, insanın tüylerini ürpertecek bir şekilde zorluklar içindeki yaşama savaşını konu alır. Burada kilit kelimeler; tüylerin ürpermesidir. Gerçekten de Boyalı Kuş herkesin kolaylıkla kaldıramayacağı miktarda vahşilik, cinsellik, ahlaksızlık ve sapıklık içerir.
Kosinski Boyalı Kuş'ta kendi çocukluğunu anlatır. Polonya'da doğmuş ve savaş sırasında Doğu Avrupa köylerini dolaşmıştır hayatta kalmak için. Yaşadığı en büyük zorluk, hiç şüphesiz son derece esmer bir çocuk olarak, Alman işgali altındaki topraklarda gittiği her yerde bir çingene veya Yahudi zannedilmesinden dolayı, basit ve yobaz köylülerce sürekli uğursuz ve aşağılık olduğu düşünülerek sömürülmesi, hatta kimi zaman öldürülmek istenmesidir. Hayatta kalmayı başarır, ve yaşadıklarını yıllar sonra yazar. Kitabın basılış tarihi 1968'dir, hem dünyada hem de Türkiye'de.
Savaş sonrası sosyalist Polonya'da öğretimini tamamlayarak doçentliğe kadar yükselen Kosinski, daha sonra bir kitabında da yazacağı gibi, oldukça maceralı bir şekilde New York'a gitmiştir. William Galo, 1977 yılına yazdığı, yazar hakkındaki bir makalesinde bu göç edişi şöyle özetler: " New York'a 20 Aralık 1957'de, bir Polonya pasaportu, cebinde 3.80 dolar ve kullanmak zorunda kalmayacağı gizli bir siyanür kapsülüyle varmıştı." Siyanür yakalandığı takdirde gerekliydi, çünkü ülkesine geri dönmeyi düşünmüyor ve bu yüzden de sahte belgelerle kaçıyordu.
Kosinski, Amerika'da çok çeşitli işlerde çalışmış, kısa sürede İngilizce öğrenmiş ve bir burs almayı başarmıştır. Yaptığı işler, kamyon şoförlüğünden boyacılığa kadar geniş bir alana yayılır. National Steel Corp.'un kurucusu Ernest Weir'in dul eşi Mary ile iki yıllık bir arkadaşlık sürecinden sonra evlenir ve birdenbire yepyeni ve zengin bir çevrenin içerisinde buluverir kendini. Altı yıl evli kaldığı Mary, 1968 yılında beyin kanserinden ölür. Boyalı Kuş kitabı Mary'ye ithaf edilmiştir.(3)
İlk kitabı Boyalı Kuş'tan bir yıl sonra, 1969 yılında ikinci romanı Adımlar yayımlanır. Adımlar, İngilizce yazılmış bir kitaptır, ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Ulusal Kitap Akademisi'nin büyük ödülünü alır (the National Book Award). Adımlar'dan sonra Bir Yerde adlı roman gelir. Sinemaya da uyarlanan bu romanın senaryosunu yine Kosinski yazdı ve bu senaryo Altın Küre'ye aday gösterildi. Filmde Peter Sellers ve Shirley McDouglas rol almıştı. Yazarın Türkçe'ye çevrilmiş diğer kitapları; Boşluk, Şeytan Ağacı, İhtiras Oyunu ve Kör Randevudur.
Kosinski eserlerinde yaşadıklarından çok farklı şeyler yazmamıştır. İlk üç kitabı belli belirsiz kendi yaşam serüveni ve Amerika'da tutunmasıyla ilgilidir. Daha sonraki eserlerinde içine girdiği ihtişamlı dünyanın karanlık yüzünü yansıtır. Kosinski'nin en büyük başarılarından biri de yazdıklarını çok kusursuz bir biçimde kurgulayıp, okuyucunun önüne mutlak ve kaçınılamaz bir gerçek gibi sunmasıdır.
Hayim Zeldis, yazarın Adımlar isimli kitabını eleştirirken şöyle der: "Adımlar olağanüstü bir edebiyat başarısıdır. Tıpkı unutulmaz Boyalı Kuş'unki gibi, görüntüleri yakıcı, kanlı, gaddar... Yine de bunlar cehennem ya da hayal-bilim görüntüleri değil. Söz konusu edilen gerçekten bizim gezegenimiz."
Ancak bizim gezegenimiz Kosinski için bile dayanılmaz oldu ve 3 Mayıs 1991 günü karısı Katerina tarafından, Manhattan'daki evinin banyosunda, uyuşturucu almış ve kafasında bir naylon poşetle boğulmuş olarak bulundu.(4)
Yazarın ilk kitabı Boyalı Kuş'un E Yayınları'ndan çıkan baskısındaki önsözünde denildiği gibi: "Kosinski yaşadıklarını yazan, yazdıklarını yaşayan bir yazardı. İnsanın acımasız, saldırgan, kötü yanlarını serinkanlılıkla gözledi ve şiddetin şiirini yazdı. Artık yazamayacağını anladığında ise, hep kol kola yaşadığı ölümle bütünleşti." )
*Felsefenin Başlangıç İlkeleri . Georges Politzer .
*Feodal Toplum . Marc Bloch .
*İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu . E.P. Thompson . ( Thompson 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden birisidir. Kuşkusuz sadece mâdunların, aşağıdakilerin tarihini yazdığı için değil, bu tarihi onların yanından yazmak cesaretini gösterdiği için de önemlidir. Güç mücadelelerinin geçmişini sunarken kendisi de bu mücadelelerin sahnesi haline gelen tarih alanında Thompson’un katkısı daha da büyük bir etkiye sahiptir. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfı’nın Oluşumu’nda sınıfın nasıl kendisini oluşturan bir süreç olduğunu tartışır. Sınıfın, kültürel olarak değişen çevre, insan ilişkileri, kültürel yeniden yapılanmalar, inanç dünyası içinden zaman zaman kopan, ama yine tekrar ona dönen bir süreçte kendi kendisini “yapışı”nı anlatır. Sınıfı durgun bir kategori olarak algılayan, sadece “ajan”ların seyyaliyeti ve güç mücadelesinin güdümlü bir parçası olduğunu vazeden anlayışa karşı Thompson şarkılar, ilahiler, şiirler, yeminler, günlükler ve gazeteler vasıtasıyla tarihi canlandırır. Thompson’un yazdığı ve insan olmanın erdemleri kadar zaaflarını da sergilediği işçi sınıfının kendi kendini oluşturması tarihi, bugün tüm o canlılığıyla okunmayı hak eden uzun bir romandır aslında.)
*Ebedi Dönüş Mitosu . Mircea Eliade . (1907'de Bükreş'te doğdu. Bükreş Üniversitesi'ndeki felsefe öğreniminin ardından, Kalküta Üniversitesi'nde Hint felsefesi ve Sanskrit eğitimi gördü. Himalayalar'da geçirdiği altı aylık bir inziva döneminden sonra, Romanya'ya dönerek felsefe doktorasını tamamladı (1933). 1945-1956 yılları arasında Paris'te Sorbonne'a bağlı İnsan Bilimleri Yüksek Araştırmalar Okulu'nda ders verdi. 1956'da Chicago Üniversitesi'nde dinler tarihi profesörlüğüne getirildi. 1961'de History of Religions dergisini çıkarmaya başladı. Rumence, İngilizce ve Fransızca elliyi aşkın kitap yayımlayan Eliade, 1986 yılında Chicago'da öldü.)
Mircea Eliade'nin Başlıca Eserleri:
• Yoga. Essai sur les origines de la mystique indienne (Paris/Bükreş, 1936; doktora tezi, 1933)
• Techniques du Yoga (Paris, 1948)
• Traité d'histoire des religions (Paris, 1949)
• Le Chamanisme et les techniques archaïques de l'extase (Paris, 1951)
• Images et symboles (Paris, 1952)
• Le Yoga: Immortalité et liberté (Paris, 1954)
• Le Sacré et le profane (Paris, 1956)
• Naissances mystiques (Paris, 1959)
• Méphistophélès et l'Androgyne (Paris, 1962)
• De Zalmoxis à Gengis Khan (Paris, 1970)
• La nostalgie des origines (1971)
• Mythes, réves et mystères (1972)
• Religions australiennes (1972)
• Histoire des croyances et des idées religieuses. 3 cilt (Paris, 1976)
Mircea Eliade'nin dilimize çevrilen başlıca eserleri:
• Matmazel Christina (çev. Roza Hakmen, Metis Yayınları, İstanbul, 1991)
• Kutsal ve Dindışı (çev. M. A. Kılıçbay, Gece Yayınları, Ankara, 1991)
• İmgeler Simgeler (çev. M. A. Kılıçbay, Gece Yayınları, Ankara, 1992)
• Mitlerin Özellikleri (çev. Sema Rifat, Simavi Yayınları, İstanbul, 1993)
• Ebedi Dönüş Mitosu (çev. Ümit Altuğ, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1994)
• Şamanizm (çev. İsmet Birkan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999, 2006)
Konu: Merhaba
Bu 10 kitaptan 4'ünü okudum. Özellikle "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" okunması gereken temel eserlerden biri.
Don Kişot ise en sevdiğim çocukluk kahramanımdı.
Selamlar
Bağlantı »